Bilinç ve eylem

0
71

Feuerbach Üzerine Tezler’de, 11. tezdir, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır;” diye vurgu yapar Marx. “Oysa” diye devam eder, “sorun onu değiştirmektir.” 1845 yılında bu satırlar yazılmıştır.

Yorumlamak, anlamaya çalışmak ve değiştirmek arasında kesin bir düzey farkı vardır. Değiştirmek, anlamakla, yorumlamakla yetinmemek anlamına da gelir.

İnsan bilincinin birçok göstergesi vardır. Her birimizin yaşantısında; bir konuda çok yerinde, doğru, anlamlı şeyler söyleyen ama bu söyledikleri ile eylemleri, yaptıkları arasında hiçbir ciddi bağ olmayan insanlar yer almıştır.

Acaba, bu insanlar, inanmadıkları şeyleri mi bize söylüyorlar? Acaba bu insanlar bizi aldatmak mı istiyorlar? Yoksa, mesele daha derinde midir?

İnsanın bilincinin ölçütü, göstergesi (belki de göstergesi demek daha uygun bir kavram oluyor) nedir?

Bilgi ile bilinç ayrı kavramlardır.

Bilgi, bir konudaki bilgiyi ifade eder. Örneğin depremler hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Ama bilinç, deprem örneğinden gideceksek, bu konudaki bilgilerimizin, günlük yaşantımızda bir anlam ifade edecek tarzda devreye sokulması, eyleme dönüştürülmesi ile ilgilidir.

Bir konuda bilgili olmak, o konuda bilinçli olmak ile aynı şey değildir. Kadın cinayetleri konusunda bilgili bir çok insan, iş cinayetleri konusunda bilgili birçok insan, bu konuda herhangi bir şey yapmaya yönelmemektedir. “Bir şey yapmaya yönelmek”, mutlaka bizim istediğimiz gibi, mesela bu örneklerde kadın cinayetlerine, çocuklara dönük saldırılara, insanı aşağılamaya, işyeri cinayetlerine, doğanın yağmalanmasına karşı eyleme geçmek de değildir. Tersini yapmak da, bir şey yapmaktır. Diyelim ki, bu konuda devlet görevlilerinin bilgili ve bilinçli olduğunu söylemek mümkündür. Bilgili ve bilinçli olarak yolu açmaktadırlar. Bu da bir bilinç durumudur.

Ama birçok insan, bilgili olmayı sürdürdüğü bir konuda, oldukça eylemsiz, aynı anlama gelmek üzere duyarsız kalabilmektedir. Belki de bu durum, başka bir bilincin, “ben ne yapsam durumu değiştiremem” bilincinin (olumsuz anlamda bir bilinç) sonucudur.

Yine de bunu biliriz ama bir konuda bilgisini konuşturup da bir şey yapmayan gördüğümüzde, “boş konuşan” diye bir tanımlama yapma gereği duyarız.

Biraz günlük yaşantımızdan tarihe doğru yol alalım.

“İnsan tarihin öznesidir” deriz. Biz Marksistler böyle düşünürüz ve ekleriz “değişir, değiştirir.” Böylece, tarih içinde “özne” olmak ile, “eylem”, yani “değişmek ve değiştirmek” arasında bağ kurarız.

Eylemsiz özne, değişmek ve değiştirmek söz konusu olmadan eylem anlamlı kullanımlar değil, eksik kullanımlar olabilir. Her eylem, değiştirmek isterken değişmek sürecini de içine alır. Değiştirirken, insan mutlaka değişir.

Bizim dışımızdaki dünya, içine insan toplumu ve insan toplumunun tarihi de dahil, bizim için bugün nesnel olarak var olan dünya demektir. Toplum ve toplumsal yaşam vurgusu boşuna değildir. Bu toplumsal yaşam olmadan, insanlaşma sürecinden söz etmek yanlış, eksik olur. İnsanın, bir parçası olduğu doğadan kopması, bu toplumsallaşma süreci içinde gerçekleşir. Asla ve asla bireysel bir süreç değildir.

İnsanın bir parçası olduğu doğadan kopması ve insanlaşması, bir toplumsal tarih süreci iken, aynı anlamda, doğanın kendi bilincine varması sürecidir de. İnsan, parçası olduğu doğadan “koparak”, onun dışına çıkmaz. Tersine, doğa kendi bilincine varır. İnsan toplumunu, eğer doğal tarihin bir parçası olarak ele alırsak, ki öyledir, bu durumda “doğanın insanlaşması” diye bir kavramı kullanabiliriz.

Bugün, insanın doğaya zarar verecek şekilde doğayı yağmalar pozisyonda olması, esir-efendi diye dünya nüfusunun bölünmüş olmasının, sömürülen ve sömüren diye dünya üzerindeki insanların iki uzlaşmaz kampa ayrılmasının, toplumsal birikimin sonucu olan üretim araçlarının özel mülkiyette toplanması ve insanın köleleştirilmesinin araçları hâline getirilmesinin sonucudur. İnsanın insana patronluğu yok olduğu gün, hiçbir insan “doğanın efendisi” olmak gibi bir övgü duymayacaktır. İnsanın insana kulluğu, özel mülkiyet, doğanın özel mülkiyet olarak sahiplenilmesi, insanın insan tarafından sömürülmesi olmadan, doğaya karşı efendilik iddiaları olmaz.

Demek ki, bugün, insan ile doğa arasında var olan “çelişki”, bize doğanın yağmalanmasını haklı çıkarmak için sunulan “ekonomik” gerekçeler, ancak ve ancak, komünizm ile ortadan kalkabilir.

Kapitalizm koşullarında, doğanın yağmalanmasını önleme işinin bir “okur-yazarlık” sorunu olduğunu söylemek ya da “doğaya karşı sevgi” duyma/duymama olarak ele almak, belki de geniş kitleleri aldatmanın en etkili yoludur. Doğru değildir. Doğa, özel mülkiyet ve onun tüm uzantıları, meta üretimi ve onun tüm sonuçları ortadan kalkmadan, insanın bir parçası olduğu bütün olarak ele alınamaz. Elbette doğayı sevmek önemlidir. Ama bu ne demektir?

Acaba, şu sözleri hatırlayabilir miyiz: “İnsana ait her şey kabulümdür ama şu hümanizm hariç.” O nedenle burada bir bilinç-eylem ilişkisi gereklidir. Doğanın insanlaşmasına işte böyle bakabiliriz. Burada da bazı çelişkilerin var olacağı kesindir. Çelişki yoksa, hareket olmaz. Madde hareketsiz, hareket çelişkisiz olmaz. Biz çelişkiye “sorun” diye bakmayız. Ya da “sorun” denilen şeye, çözülmesi gereken, yaşam belirtisini ifade eden “olumluluk” olarak bakmayı tercih ederiz. Eğer “sorun” yoksa, işte o zaman o olumsuz anlamında sorun var demektir. Mesela ölülerin hiç sorunu olmaz.

Diyalektik ve tarihsel materyalizm, bilgi edinme sürecini, nesnel ve öznel yönleri olan bir süreç olarak ele alır. Ve Marksist bilgi teorisi, bilgi edinme sürecinin nesnel ve öznel yönlerini de toplumsal süreçler olarak ele alır. Bilgisini edindiğimiz şey, nesne, mesela demir, belli bir tarihsel-toplumsal gelişim süreci aşamasında, belli koşullarda, bilgi edinme sürecinin konusu olur. Ya da daha detaylı şekilde konusu olur. Ve bu sürecin bilgisini edinen insan, bir toplumsal varlıktır, dahası belli tarihsel ve toplumsal süreçler içinde bu ihtiyacı duymuştur, öyle şekillenerek bu bilgiyi edinmektedir.

Diyelim ki, su, muhtemelen insanoğlunun ilk günlerinden, hayvan sürülerinden ayrılmadan dahi bildiği bir madde idi. Su olmazsa hayat olmazdı. Suyu sürekli içmek, onun hakkında bir bilgi edinmek demektir. Ama gelişimin bir aşamasında, bir tarihsel ve toplumsal nedenle, su H2O olarak ele alınmaya başlandı. Bu bilgi edinme sürecinin nesnesi olan su, hâlâ eski sudur. Ama bu bilgi edinme sürecinin öznesi olan insan, farklı tarihsel ve toplumsal koşulların ürünüdür ve işte bu nedenle bu konudaki bilgisi, dünkü bilgisinin bir bölümünü olumsuzlayarak, bir bölümünü ise taşıyarak gelişmiştir. Bir şey hakkındaki bilgimizin, bir yönü mutlak, bir yönü görelidir. Dünya düzdür dediğimizde dahi, bunda “doğru” olan bir yan vardır, “dünya” mesela, ama düz olmadığı öğrenilmiştir. Bir bölüm bilgi, yanlışlanmış ve yeni bilgiler edinilmiştir.

İnsanın, kendisi dışındaki şeylerin, doğanın, toplumun vb. bilgisini edinmesi, beyin denilen gelişmiş bir madde ile olanaklı olmaktadır. Beyin dediğimiz, insan beyni anlamındaki beyin ise, belli bir tarihsel sürecin ürünüdür. Bilim bize, maymundan insana geçişte, emeğin ve ellerin rolünü açıklayabilmektedir. İnsan beyninin bu denli karmaşık ve ileri örgütlenmiş bir madde hâline gelmesi, doğanın kendi bilincine varması ya da doğanın insanlaşması dediğimiz sürecin önemli ayaklarından biridir.

Acaba dil, özellikle de yazılı dil, insanın “ölümsüzlük” arayışında bir aşama olarak ele alınabilir mi? Dil, yazılı anlamda, bir kişiyi değil ama, insanlığı ölümsüz hâle getirmenin yolunu açmıştır diyebilir miyiz?

Böylece biz, bizimle aynı çağda yaşamayanların hayatları, düşünceleri, bilgileri hakkında, aynı süreçleri tek tek yaşamadan öğrenebiliyoruz.

Bu doğru ise, dil, aynı zamanda toplumsallaşma sürecinde büyük bir aşama demek değil midir?

Şimdi, tiranlık, insanın insana kulluğu, meta üretimi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, emperyalizm ve hakimiyet ilişkileri olmadan, bir insanı değil, bir dili öldürmenin, planlayarak, eylemle öldürmenin nasıl derin bir suç olduğunu söylemek mümkün değil midir?

Özel mülkiyet ilişkileri, modern kapitalist uygarlık, pazar ekonomisi ve hakimiyet ilişkileri, meta üretim dünyası ve onun sonuçları, yabancılaşma, kapitalist-emperyalizm, insanlığın en büyük düşmanıdır. Bunu söylemek sanırım, fazla değildir.

Dil, insan öncesi doğanın bir parçası değildi. Dil, insan ve insan toplumu ile birlikte ortaya çıkmıştır. Ve dilin, en örgütlü madde olarak adlandırdığımız insan beyninin gelişimine büyük ölçüde katkıda bulunduğu da açıktır.

Dil sayesinde, birçok düşünce, maddeleşmektedir. Dil, insanın bilgisini öğrendiği insan bilincinin dışında var olan taş gibi, toprak gibi, bakır gibi gerçekliklerden bir açıdan farklıdır. Ama bir kere ortaya çıktığı andan itibaren, bir insanın bilincinin dışında var olan, diğerlerinden farklı bir nesnel gerçektir.

Bilgiyi öğrenen insan, bilgisini edindiği nesnel gerçek ile, eylemsiz bir ilişkiye girmez. Taş ve su arasındaki ilişki gibi değildir bu. Su, daha az sert göründüğü taşı aşındırırken, bir eylem yapmaz. Ama elbette bir kuvvet uygular. Orada da bir hareket vardır. Ama bu, insanın eylemi anlamında bir “eylem” değildir. İnsanın birçok durumdaki bilinçsiz davranışına, sonuçları olduğu hâlde “eylem” demek yerinde olmaz. Belki bunlara “bilinçsiz eylem” denilebilir. Biz ise eylem kavramını bilinçli, iradî olarak yapılan anlamında kullanmaktan yanayız.

Daha çok insan eyleminin, toplumsal eylemin sonucu olarak ortaya çıkan dil, yazılı dil, elbette kendine has hareket yasalarına da kavuşur. Bunun gibi, bilim dilleri de böyle ele alınabilir, hatta bilimin kendisi de. Diyelim ki, insanın bir konudaki bilgisi, mesela Öklid geometrisi, bir dönem insanın bu konudaki bilgisinin gelişimine “engel” bile olmaya başlayabilir. Bugün, Öklid dışı bir geometrinin varlığından söz edilebilmekte, üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olmak zorunluluğunun ancak belli koşullara bağlı olduğu bilinmektedir. Ya da Aristo’nun evren anlayışı, çok uzun yıllar, başka kavrayışların gelişimini engellemiştir, gibi.

Dil, bu açıdan, insan eylemi olarak da ele alınabilir.

İnsan eylemi, gerçekleştikten sonra, nesnellik kazanır ve artık önümüze bir nesnellik olarak çıkar.

Gezi Direnişi ya da öncesinde 15-16 Haziran ya da sayısız eylem de böyle ele alınmalıdır. Gezi Direnişi, hiç kimse için yok olarak sayılamaz. Gezi Direnişi, içindekileri de etkilemiştir, değiştirmiştir, tüm toplumu da değiştirmeye yönelmiştir. Bu sürecin bugün de devam ettiğinden şüphemiz yok. Elbette kuvveti daha farklıdır.

Şimdi, tekrar şu soruyu sorabilir miyiz? İnsan bilincinin göstergesi nedir? Mesela bir insanın halklar sorununu anladığının göstergesi nedir, bir insanın emek-sermaye çelişkisini anladığının göstergesi nedir?

Bizce bu sorunun yanıtı, “eylemidir” şeklindedir.

İnsan, planlayarak, tasarlayarak hareket edebiliyor. Bilgi, sadece bir hareketsiz görüntü olarak insan beyninde durmuyor. Tersine, bilgi, derinleştikçe bir eylemde kendini ifade etmeye başlıyor.

İnsan, tarihsel rolünü, bu yolla oynuyor.

Sınıflı toplum, tüm insanlık tarihinin, oldukça etkili bir dönemidir. Belki, sınıfsız toplum, insanlaşma sürecinin uzun dönemi olarak ele alınırsa daha uzun bir süreye denk düşebilir. Ama sınıflı toplumlar, kölecilikle başlayıp, kapitalizmle devam eden üç sınıflı toplum, insanlık tarihinin çok önemli bölümünü oluşturmaktadır. Bu sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşlarının tarihidir. Bu tarihe damgasını vuran pek çok olay, son tahlilde sınıf savaşımlarının ürünüdür.

Bu tarih boyunca, insan toplumunun gelişiminde, öznel eylemin, öznel müdahalenin daha da etkili sonuçlar doğurduğunu söyleyebilir miyiz? Bizim görüşümüz budur.

Toplumsal gelişim, nihayetinde üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki ilişki-çatışmalara bağlı olarak gerçekleşmektedir. Bunu sınıflı toplumlar boyunca daha net görebiliriz. Köleci, feodal ve kapitalist üretim dediğimiz zaman ya da köleci, feodal ve kapitalist toplumlar dediğimiz zaman, aslında bu altyapıyı kastederiz. Ama biliriz ki, bu altyapının üzerine yükselmiş bir üst yapı vardır. Bu üst yapı, egemen sınıfın örgütlenmesini, sınıf savaşları etkisi altında bu örgütlenmenin şekillenmesini, bu yolla oluşmuş devleti, hukuk sistemini, kültür, inanç sistemlerini vb. içerir. Devlet, egemen sınıf adına, egemenliği sağlama aracıdır. Devlet, egemen sınıfın belli bir coğrafyadaki, en ileri örgütüdür.

Ve sömürülen, ezilen sınıflar, bu devlete karşı geliştirdikleri eylemlerle mücadele ederler. Bu savaş, sınıf savaşı dediğimiz şeydir ve biz devrimciler olmasak da bu savaş vardı, var olacaktır. Biz devrimciler, daha doğru ifade ile Marksistler, bu sınıf savaşımını sonlandırmak üzere, kapitalist topluma son vermek üzere, sınıfların varlığına son vermek üzere kollarını sıvamış savaşçılarız. Biz sadece burjuva egemenliğe son vermeyeceğiz. Sosyalist devrimin tüm dünyadaki zaferi, sadece burjuva sınıfı yok etmeyecek, onunla birlikte tüm sınıfları da ortadan kaldıracaktır. Bugün, sınıfsız toplumun önündeki engel, burjuva sınıf ve onun devletleridir, devletleri aşan uluslararası organizasyonlarıdır.

Şimdi sorumuzu bir de şöyle sorabilir miyiz: Kapitalist sistemin yıkılması, sosyalizmin zaferi konusunda bilinçli olmanın göstergesi nedir?

Bir siyasal partinin karakterini gösteren şey, onun siyasal eylemidir deriz. Bu, tek tek her örgütlenme için, her güç için geçerlidir. Eyleminin siyasal karakterine bakmak, bir hareket için bilgi vericidir, tek ölçü değilse de, büyük ölçüde yeterlidir.

Ülkemizde, devrimden yana olduğunu söyleyen, sosyalizmin bir kurtuluş olduğunu söyleyen küçümsenmeyecek bir kalabalık vardır. Bu kitle, tamamen örgütsüz de değildir. Ama biz, örgütsüz ama devrime inanan insanlara oldukça sık rastlıyoruz. Herkes, bir örgütü bekler gibi, “ama örgüt yok” diyerek kendi eylemsizliğine ya da eyleminin sınırlarına açıklama aramaktadır. Biz buna bilinç eksikliği diyoruz. Yanlış anlaşılmasın, bu çok bilmek ya da az bilmek meselesi değildir. Tersine, eylemine yön verecek olan bilinç durumundan söz ediyoruz. Ve dahası, bugünkü durumdan söz ediyoruz, yani belki bu son derece donanımlı, bilgili insanlar yarın harekete geçtiklerinde bu bilgi ve birikimlerini işçi sınıfının devrim ve sosyalizm savaşımına akıttıklarında ortaya çıkacak eylemden söz etmiyoruz.

Bilincin dışa vurumu eylemle olur. Eylemi, lütfen geniş anlamı ile ele alalım. Bilinç, ne yapabilirim durumundan çıkıp, ne yapmalıyım sorusunu sorduğunda, daha net bir hâl alır. Ne yapabilirim, eğer doğru soruluyorsa, yani dilde bir anlam kayması demek değil ise, “yapılması gerekeni yapmak”tan farklı anlam taşır. Yapılması gereken, bugün işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinde, somut durumu analiz edip, adım atmak demektir. Bu durumda, devrimden yana bir kişinin “örgüt yok” demesi, yapılması gerekeni yapma bilincini göstermez. Elbette o da bir bilinç göstergesidir. Ama örgüt yok dediğimiz zaman, örgüte ihtiyaç duyuyorsak, bunun nasıl bir örgüt olması gerektiğini bilmiyorsak, hemen ilk yerden saf tutmamız gerekir. Saf tutmak, mücadelede daha aktif yer almak, elbette yeniden ve yeniden bir hata yapma riskine girmek demektir. Ama saf tutmamak ve beklemek, kesin olarak hata yapmak demektir.

İşçi sınıfının, ezilenlerin sınıf bilincinin en açık ifadesini bulduğu eylem, geliştirdikleri örgüttür. Örgütün kendisi, işçi sınıfının devrimci örgütünün gelişmişlik düzeyi, en ileri eylem demektir.

Sınıflı toplumların tarihine baktığımızda, acaba şöyle bir sonuca varabilir miyiz: Tarihte öznenin rolü giderek artmaktadır. Bilinçli insan eyleminin rolü giderek artmaktadır.

Sınıf savaşımı içinde iki sınıf, sürekli olarak öğrenirler. Egemen sınıfların devleti, günümüzde burjuva sınıfın kapitalist devleti, bugünün koşullarında bizim Tekelci Polis Devleti olarak adlandırdığımız devlet, burjuvazi adına, egemen sınıflar adına, bu savaştan öğrenendir. Bu devlet ne kadar gelişmiş bir örgütlülüğe sahip ise, bu sınıf savaşımından, ulusal ve uluslararası alandaki sınıf savaşımından o kadar öğrenebilir demektir.

Bu devlete karşı, işçi sınıfının devrimci örgütü, örgütleri, bu savaşımın diğer cephesidir ve bizim de bu sınıf savaşımından öğrendiklerimizin ölçütü, geliştirdiğimiz örgütlenmenin gelişkinliğinde saklıdır.

12 Eylül darbesinden öğrenenlerin bir bölümü, “bu ülkede devrim olmaz”ı öğrenmişlerdir. Bu ortamı fırsat bilen devlet, bizim içimizde ayakları olanlarla “Sudaki İz” ve diğerleri gibi propagandalarla, ümitsizliği yaymaya, mücadele azmini kırmaya yöneldiler. Elveda proletarya naraları böyle yükseldi.

Ama bir de, daha ileri bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğu bilgisini edinenler olmuştur. Bunun olmaması doğaya aykırıdır, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Devrimci bilincin göstergesi eylem ise, en gelişmiş eylem de, devrimcilerin egemen sınıflara karşı örgütledikleri, geliştirdikleri örgüttür. Bu örgüt, savaşın içinde gelişebilir.

Sosyalizm ve devrim savaşımının çok uzun bir yol olduğunu, sınıf savaşımının asla ve asla tekdüze bir ilerleyişe sahip olmadığını, tarih bize göstermektedir. İşte her koşulda işçi sınıfının çıkarlarını savunan, her koşulda egemen güçlere karşı mücadeleyi geliştirebilen devrimciler örgütü olmadan, işçi sınıfı tarihsel rolünü oynayamaz.

Evet, bizce bugün, öznel gücün rolü tüm dünyada daha da öne çıkmaktadır. Kuşkusuz bu, “nesnel”liği hesaba katmamak anlamında değildir. Daha da ilerisi, belki de bu durum, devrim ve sosyalizm için asgarî nesnelliğin, artık hemen her ülkede hazır olmasından ileri gelmektedir. Mevcut ekonomik gelişim, teknolojik alt yapı, sosyalizmden komünizme geçiş sürecini son derece kısaltmaktadır. Nesnel olarak dünya, bugün, sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma çok daha yakındır. Kapitalist zincirin bir parçasında yaşanacak kırılmanın, bir ülkede gelişecek olan bir devrimin dünyaya, başka coğrafyalara, başka ülkelere yayılması çok daha olanaklıdır.

Buna karşılık, dünya işçi sınıfının eylemliliği, dünya işçi sınıfının siyasal bilinci henüz ve hâlâ geridir. Çelişkili durum tam da budur. Bu durum, burjuvazinin teknolojik üstünlüğü, burjuvazinin askerî üstünlüğü ve gücü olmaktan çok, burjuvazinin ideolojik üstünlüğü veya işçi sınıfının devrimci bilincinin eksikliği, geriliği olarak ele alınmalıdır. Bu da, ideolojik mücadelenin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.

Adeta, 21. yüzyılda, Ortaçağ karanlığının bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Bilginin paralize edilmesi, uzmanlık dalları ile bilimsel gelişimin bütünlüğünün örtülmesi, medya gücü ile geniş kitlelerin karanlığa mahkûm edilmesi, dinin yeniden güçlendirilerek afyonlaştırıcı etkisinin bir kere daha diriltilmesi, aslında burjuvazinin güçsüzlüğünün ürünüdür. Tarihsel olarak miadını doldurmuş bir sistemin, varlığı her gün, her saniye insanlık ve gezegen için bir sorun olan kapitalist sistemin ayakta tutulmasının, yalan, karanlık, manipülasyon, hakimiyet ilişkileri ve onların gerektirdiği şiddet dışında yolu kalmamıştır.

İşçi sınıfının ve devrimci işçilerin tarihsel rollerini doğru ve etkili olarak yerine getirmelerinin yolunun, daha ileri bir bilinç ve onun ifadesi olarak daha gelişmiş bir örgütlenmeden geçtiği açıktır. Elbette bu, işçi sınıfının en ileri unsurlarının işçi sınıfının öncüsü olarak örgütlenmesi denilen şeyin ta kendisidir. Bu sürecin kendisi siyasal eylemlerin, devrimci mücadelenin içinde gerçekleşir.

Bu tekelci Ortaçağ karanlığı, parçalanma belirtilerini vermektedir. Kapitalist sistem, insanlık için bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır ve yarı bilinçli, yarı bilinçsiz bir biçimde, geniş kitleler için bu, bir gerçekliğe dönüşmektedir. İşçi sınıfı, dünya halkları, kapitalizmi yeryüzünden silecek, sosyalizmin bayrağını yeniden yükseltmeyi başaracak yolları bulacaktır.

Şükür ki, tarih bilincine, yüzyılı aşkın sosyalizm deneyimine, dil denilen toplumsal iletişim aracına ve bilim denilen ışığa sahibiz. İşimiz o kadar zor olmayacaktır. Kolay olmayacağını biliyoruz ama bunlara sahip isek, mucize denilen şeyin emek ile yaratıldığını bilebiliriz.