BURJUVA DEVRİMİ ve KAPİTALİST SİSTEMİN OTURMASI

0
87

1920’de burjuvazi, daha önceki burjuva devrimlerinden elde ettikleri uluslararası deneyle işçi hareketinin kendi sistemlerini tehdit etmesine izin vermeden, feodal beylerle daha başından uzlaşarak iktidarı aldı. Burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirirken, en başta işçi ve halk hareketini ezmeye yöneldi. Bu yöneliş, ezilen bu hareketin iktidarı alabilme şansının olup olmamasından bağımsız, siyasal bir yöneliştir. Burjuva devrimlerin 1848 deneyiminden sonraki eğilimi budur. Tekelci kapitalizmin dünya ölçeğindeki egemenliği bu eğilimi arttırıcı yöndedir.
Burjuvazi, çöken Osmanlı devletine karşı ciddi bir savaş vermiş midir? Bu savaşın burjuva anlamda da devrimci olmadığı açıktır. Engels, Almanya’da burjuva demokratik devrimi incelerken, burjuvazinin feodal gericilikle uzlaşmasının nedenini şöyle açıklar:
“Elbette, böylesine bir uzlaşmayı burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getiren baş neden hükümet korkusu değil, proletarya korkusudur.” (F. Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, Çev. Kenan Somer, I. Baskı, Sol Yayınları, s. 28).
1920’lere gelindiğinde ise bu proletarya korkusu, burjuvazinin pek çok deneyi ile pekişmiş durumdadır.
Peki bu korkunun 1920’ler Türkiyesi’nde yeri var mıdır?
Bu, en başta Büyük Ekim Devrimi’nin etkileri nedeniyle vardır. Ekim Devrimi’nin etkisi altında yürütülen mücadelede temel güçler şöyle sıralanabilir:
1. Emperyalizmle işbirliği içinde feodal gericilik.
2. Feodal gericilikle ve emperyalizmle uzlaşmaya hazır burjuvazi.
3. Çeteler, Yeşil Ordu ve TKP’den oluşan halk hareketi.
1920’lerin Türkiyesi’nde gelişen devrimin karakteri burjuvaydı. Devrimin önündeki görev, feodalizmin tasf iye edilmesiydi. 1920’lere kadar olan süreç incelendiğinde anlaşılacaktır ki, çürümüş, çökmekte olan imparatorluğun yerine iktidarı almak için yeterince güçlü bir hareket yoktur. Bunun nedeni ne burjuvazi, ne de bir başka güç ve sınıfın iktidarı almaya en başından gönüllü olmamasıdır.
Birinci Paylaşım Savaşı’nın sonucunda Osmanlı’nın da içinde yer aldığı tarafın (itilaf devletleri) yenilgisi ile, Osmanlı’nın işgallerle paylaşılmaya başlanması, giderek iç savaşa dönüştü. Bu iç savaşta, başlangıçta öncü bir örgüt ve dolayısıyla belirli bir ideoloji egemen değildi. Çeteler, çoğunlukla köylülerden oluşan halk; bazen din adamlarının, bazen de bir çete reisinin ya da okumuş yazmış birisinin (kısacası toplumun aydın kesimlerinin) yerel önderliğinde, bir başka yerdeki mücadeleden habersiz işgalcilere karşı savaşa girişti. İç savaşın nesnel olarak bir anti-emperyalist, bir anti-feodal içeriği olsa da gerçekte savaş anti-işgalci biçimdeydi ve ideoloji olmadığı sürece bu boyutu aşamazdı. İdeoloji olmadan anti-emperyalizm olmaz.
İktidarı elinde tutan feodal gericilik, emperyalizmle (savaşın galibi emperyalist ülkelerle) işbirliği içinde halk hareketini ezmeye yönelmişti.
Henüz cılız bir sınıf olarak burjuvazi, başından beri feodal gericilik ve emperyalizmle uzlaşma arayışları içindeydi. Üstelik 1908 devrimindeki gibi örgütlü de değildi.
Burjuvazi, Ekim Devrimi etkisi altında sosyalist öğeler taşıyan hareketten korkuyordu. “Bu korkunun ciddi bir korku olamayacağı, çünkü 3. grupta yer alan güçlerin iktidarı alma şansları olmadığı” söylenmektedir. Bu görüş sınıf mücadelesinin alfabesini anlamamanın itirafıdır. Bilinmesi gerekiyor, her siyasal güç iktidar şansını kendi yaratır. İkinci nokta ise 1920’ler Türkiyesi’nde bir siyasal kriz söz konusudur ve bu siyasal kriz nesnel anlamda iktidarın alınabilir olup olmadığı sorununun aşıldığının göstergesidir. Öyleyse sorun öznel sorundur.
Dönemin devrimci stratejisi proletaryanın hegemonyasında burjuva demokratik devrim yoluyla sosyalizme ulaşmak idi. İşçi sınıfının böylesi bir devrimci stratejiyi hayata geçirememesinde, son tahlilde, elbette ki ülkede kapitalizmin gelişmişlik düzeyinin geriliğinin, işçi sınıfının nitelik ve nicelik olarak gelişmemişliğinin katkısı vardır. Ancak şu soru sorulmaya değerdir: Yanı başında dünyayı iki kutba ayıran, dünya proletaryasının zaferinin ilk işareti olan Ekim Devrimi gerçekleşmiş olan bir ülkede, siyasal krizin egemen olduğu bir ülkede iktidarı alabilme daha çok öznel bir sorun değil midir? Kanımızca kapitalizmin gelişmişlik düzeyinin geriliği, en çok devrimin iktidarın alınmasından sonraki dönemini etkileyecekti.
Şunu söylemek bir abartma olmayacaktır. 1920’ler Türkiyesi’nde işçiler ve köylülerden oluşan bir halk iktidarı olanaklıydı. Bu olanağı gerçeğe dönüştürecek bir öznel güçtür. Bu, her devrimde böyledir. III. Enternasyonal, Ekim Devrimi’nin hemen ardından dünya devrimi şiarını yükseltirken işçi sınıfının yeterince güçlü olmadığı burjuva devrimi arifesindeki ülkeler için “köylü sovyetlerini” önermekten geri durmamıştır.
Bu noktada kapitalizmin gelişmişlik düzeyi en çok devrim sonrası döneme damgasını vurmuş olacaktır. Bu devrim, ulusal demokratik bir içeriğe sahip olacaktı. Devrimin önünde ulusal bağımsızlığın sağlanması, feodal kalıntıların temizlenmesi, köklü bir toprak ve tarım reformu, siyasal özgürlüklerin sağlanması programı durmaktaydı. Tüm bu program, özünde bir burjuva demokratik programdır. Proletaryanın görevi ise bu devrimin sosyalist devrime dönüşümünü sağlamak olacaktı. Proletaryanın nicel ve nitel gelişmişlik düzeyi zaferin garantisi olacaktıysa, 1920’lerin Türkiyesi’nde proletaryanın, devrimcilerin görevinin zorluğu açığa çıkmış olacaktır. Ancak, zorluk olanaksızlık olarak ilan edilebilir mi? Ekim Devrimi’nin etkisi bu güçlerin iktidar savaşını olumlu yönde etkilemekteydi. 1916-1919 dönemi boyunca burjuvazinin iktidar şansının daha çok olduğu tartışılırdır. İşgale ve feodal gericiliğe karşı yürütülen mücadelenin önderliğini burjuvazi çekmeye başladığı andan itibaren, devrimin nesnel olarak var olan işgal karşıtı karakteri ortadan kalkmaya başladı. İşgale karşı, dünya kapitalist ekonomisinin bir parçası olmak için yürütülen mücadelenin çok doğal olarak ilk hedefi, devrimi daha ileri götürme potansiyeline sahip olan güçlerin ezilmesidir. Öyle olmuştur. Bu savaşın başarısı için işgalci ülkelerin silahlarını hediye ederek geri çekilmeleri, Ekim Devrimi’nin emperyalizmi ne kadar korkuttuğunun kanıtıdır. Sonuçlar açısından bakıldığında burjuva devrimi için şunlar söylenebilir:
1. Bu devrim, feodal gericiliğin yerine, onunla uzlaşarak da olsa, iktidarın burjuvazi tarafından ele geçirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu anlamda, kelimenin dar anlamında 1920 ile birlikte burjuva devrimi tamamlanmıştır.
2. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda fiili olarak işgale başlayan batılı ülkelere karşı, öncelikle çete savaşı biçiminde başlayan halk hareketi, bu niteliğinden dolayı işgal karşıtı bir karaktere sahipti. Savaşımın başını burjuvazinin çekmeye başlaması ve burjuvazinin iktidara gelmesi ile burjuvazi emperyalizmle uzlaştı. Emperyalizm çağında, başını burjuvazinin çektiği hiçbir “ulusal kurtuluş hareketi” anti-emperyalist, aynı anlama gelmek üzere gerçek bir ulusal kurtuluş savaşı niteliğinde olamaz. Bu nedenle burjuva devrim için anti-emperyalizm nitelemesi hem fazlalıktır, hem de Ekim Devrimi’nin dünyayı değiştirdiğini görmemenin ürünüdür. Burjuvaziden anti-emperyalizm beklemek, emperyalizmi anlamamaktır. İşgal karşıtlığı, burjuvazinin devrimin başını çekmesiyle gereksizleşmiştir. İşgalci güçler, ciddi bir direniş olmamasına rağmen çekilmiştir. Emperyalizm; özellikle Fransa ve İtalya; burjuvazinin “işi götüreceğini” anladığı andan itibaren, silahlarını da hediye olarak bırakarak çekilmiştir. Bu anlamda yalnızca Yunanistan ile savaşılmıştır.
3. Burjuvazi, çöken feodalizmin yerine devrimci yönelimli bir halk hareketinin iktidara geçmesini önleyebilmek için gericilikle “uzlaştı.” Burada uzlaşma bile fazlalıktır. Çünkü M. Kemal önderliğinde burjuvazi hiçbir zaman feodal gericilikten kopmadı, kopmak zorunda kaldı. Bu uzlaşma, feodalizmin radikal biçimde tasfiyesinin olmaması anlamına geliyor. 1848 Devrimi’nden sonra bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Böylece feodalizmin tasfiyesi tedricî yoldan, yavaş ve sancılı bir biçimde gerçekleşecektir. Bu tedricî yol, aynı zamanda devrimci mücadeleyi nesnel olarak zayıflatan bir yoldur.
4. TC devleti, en başından;
a. Ekim Devrimi ve onun ülke içindeki etkilerine, komünist tehlikeye karşı kurulmuştur; öyle şekillenmiştir. Mayasında bu korku vardır. Celal Bayar’ın komünizmi her bahar beklemesi boşuna değildir.
b. TC devleti yine en başından ideolojik güçsüzlüğünü yenmek için Türkçülüğe sarıldı. Emperyalizm çağında devrime niyeti olmayan bu burjuvazinin milliyetçiliği, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene” vb. biçimlerde boş ve kompleksli bir gericilik oluyor. Halklar mozaiği bir toprak parçası üzerinde, herkesi Türk gören bu anlayış, en başından tüm halklara karşı yoğun bir şiddet ile iktidara yerleşti. TC, en başından Anadolu’yu bir halklar zindanına çevirmiştir.
İktidarın burjuvazi tarafından ele geçirilmesi, siyasal anlamda burjuva devrimin tamamlanmasıdır. Burjuva devrimin pek çok sorunu çözemediği açıktır. Bir yandan çözülememiş burjuva demokratik sorunlar, diğer yandan burjuvazinin iktidarı ele geçirmiş olması, çağımız burjuva devrimlerinin önemli bir özelliğidir.
Bazıları burjuva devrimin çözemediği sorunlara dayanarak, önümüzdeki devrimin demokratik devrim olduğunu söylemektedir. Oysa devrimin niteliği, iktidarın kimden ve kimin için alınacağı sorusuna verilecek yanıtla belirlenir. Ve bugün iktidarda burjuvazi vardır, iktidarı alacak güç ise yoksul köylülükle birlikte proletaryadır. Proletarya, burjuva devleti parçalama göreviyle, gelecekte değil, bugün yüzyüzedir. İşçi sınıfından, burjuvazinin elinde olan iktidarı feodal soyluluğa karşı savaşarak almasını istemeye kalkmak; ki demokratik devrimin siyasal anlamı budur; siyasal anlamda körlüktür.


Tarihte Burjuva Devrimler
Bilindiği gibi Marksizm toplumların tarihsel gelişimini sadece evrimsel gelişme ile açıklamaz. Bu sürekli devinimin (evrimin) belirli dönemlerde devrimci sıçramalara ulaştığını ve devrimlerin toplumların tarihinde yeni bir dönemin habercisi (daha doğrusu hazırlayıcısı) olduğunu ileri sürerek açıklar. Devrim kavramı, Marksist anlayışı, evrimcilikten ayıran önemli bir noktadır. Böylece toplumsal tarihte evrim ve devrim birlikte vardırlar.
Burjuva devrimleri de tam da bu anlamda yeni bir çağın hazırlayıcıları, başlangıcıdır.
Burjuva devrimi, hangi özgün biçimler gösterirse göstersin temel olarak iki ana görevi yerine getirir. Birincisi; feodal devletin yerine belirli bir coğrafya parçası üzerinde (pazar) ulusal tarzda (burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını tüm toplumun çıkarları halinde sunar. Ulusal çıkar, burjuva çıkarı perdeler) örgütlenmiş burjuva devleti geçirir. İkincisi; köylülüğü ayrıştırır, özgürleştirir, proleterleştirir. Bu yolla modern sanayi proletaryası oluşur. Bu ikinci süreç esas olarak burjuvazinin ortaya çıkışıyla başlasa da, burjuvazinin iktidara gelmesiyle kapitalist dönüşüm hızlanır. Feodalizm tasfiye edilir.
Bu son nokta, yani kapitalist ilişkilerin, feodalizmin bağrında yeşerebilmesi ve bir ölçüye kadar gelişebilmesi noktası, burjuva devrimlerin tarihsel gelişimdeki farklılaşmasını anlamada, temel ayırdedici noktadır
Başlangıçta burjuva devrimlerin daha radikal, devrimci tarzda gelişirken, daha sonrasında evrimci bir tarza bürünüp radikalliğini kaybetmesi, aslında burjuvazinin kendinden önceki egemen sınıf ile sınıfsal kardeşliğinin ifadesidir.
Burada hemen bir soru sorulmalıdır. Kapitalist ilişkiler feodalizmin bağrında gelişirken, buna rağmen neden bir devrim gereklidir? Bunun en genel yanıtı gelişen kapitalist ilişkilerin feodal kabuk içinde kalamayacak düzeye gelmesidir. Ancak bu genel yanıt, pek çok durumda ulusal ve uluslararası etkenlerle birleşerek şekillenir. Örneğin dünyanın çoğunluğunun kapitalist olduğu bir dönemde, uluslararası ortam burjuva devrim için ek olanaklar ve itkiler sağlar.
Burjuva devrimlerin tarihi üç dönemde incelenebilir. Birinci dönem ilk burjuva devrimlerini kapsar. Bu dönemin sonu aşağı yukarı 1848 dönemidir. 1848 sonrasında başlayan ikinci dönem Birinci Paylaşım Savaşı’na kadarki dönemi kapsar. 1917 Ekim Devrimi ile burjuva devrimlerin yeni bir dönemi, üçüncü dönemi başlar.
Aslında alışılmış ve çok sık tekrarlanan ayrım, burjuva devrimleri emperyalizm öncesi ve sonrası olarak ele alır. Emperyalizm dönemindeki burjuva devrimlerin, önceki burjuva devrimlerden farklı olarak “ilerici” olmadığı söylenir.
Bu görüşün ciddi hatalar içerdiğine inanıyoruz. Birincisi burjuva devrimler tarihsel ilericiliğini değil, demokratlığını (burjuva demokratik olma özelliğini) kaybederler. Burjuvazinin radikalliği yok olur. Radikallik yok olunca, devrim, giderek daha çok “evrime” dönüşmeye başlar. İkincisi bu özellik Fransız Devrimi sonrasında, emperyalist aşamadan önce görülür. Alman, İtalyan ve Avusturya devrimleri buna örnektir. Bu anlamda Fransız Devrimi’nin (1789) burjuva devrimleri tarihinde bir dönemi noktaladığı açıktır. 1848 devrimlerinin yenilgisine bu gözle bakmak gerekir. Burjuvazi proletaryadan (gelecekten) ölümcül korkusu nedeniyle, feodalizme (geçmişe) sığınmıştır. Feodal gericilikle uzlaşmıştır. Onu, bu uzlaşmaya iten neden, proletaryadan korkusudur (Konuyla ilgili bakınız, F. Engels, Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim, Sol Yayınları).
İlk dönem burjuva devrimler büyük bir kitle hareketiyle birlikte geliştiler. Köylülük ve işçi sınıfı bu devrimlerde burjuvazinin arkasındadır. Her gerçek devrim büyük bir altüst oluşu ifade eder. Böylesi bir altüst oluş döneminde, olayların gelişimini önceden kestirmek olanaklı değildir. Güçsüz bir sınıf böylesi bir dönemde rahatlıkla iktidarı alabilir. Nitekim burjuva devrimleri döneminde işçi sınıfı, devrimi daha ileri taşıyabileceğini, taşıdığı potansiyelle göstermiştir. Devrim, burjuva demokratik sınırları zorlamıştır. Bu durum, daha Fransız Devrimi’nde burjuvazinin yalpalamasına yol açmıştır. Burjuvazi, 1789 Fransız Burjuva Devrimi’nde, toprak kamulaştırılsın, sloganına çok uzak değildi. Aslında bu, tarımda kapitalist ilişkilerin gelişmesi ve feodal ilişkilerin tasfiyesi için son derece uygun bir yol idi. Ama bir kere kamulaştırma başladı mı, fabrikaların kamulaştırılması istemi gündeme gelecekti. Süreç bu örnekleri, eğilimleri ortaya koyar koymaz, burjuvazi jakobenliğini bir kenara bıraktı ve tasfiye olmakta olan feodal kardeşleri ile anlaşmaya yöneldi. Ayak takımının isteklerinin önlenmesi gerekiyordu. Bu korku, diğer burjuva devrimlerde, burjuva sınıfın çok daha temkinli davranmasına olanak sağlamıştır.
Çok geçmeden, Paris Komünü ortaya çıktı.
Paris Komünü, burjuvazinin proletaryadan korkmakta ne ölçüde haklı olduğunun kanıtı olmuştur. Burjuvazinin bu dönem sonrasındaki ihtiyatlı davranışı, 1848’de feodallerle uzlaşmayı göze alacak kadar proletaryadan korkması, Paris Komünü’nü bir rastlantı olarak es geçmediğini gösterir. Rastlantı, zorunluluğun kendini ortaya koyuş biçimidir. Paris Komünü nesnel anlamda imkânsız bir doğum değildir. Bir habercidir ve burjuvazi bunun farkında olduğunu göstermekte gecikmemiştir.
Feodal gericilikle uzlaşmak demek, işçi sınıfı hareketini ezmeye yönelmek demektir. Burjuva demokratik devrimlerin demokratik yönünün, radikal yönünün yok olması, burjuvazinin radikalliğini yitirmesi, feodal gericilikle uzlaşması; siyasal anlamda devrimin geri çekilmesi, ekonomik alanda ise feodal sınıfın bir bölümünün süreç içinde burjuvalaşması anlamına gelir.
Kapitalizmin dünya ölçeğinde egemen sistem haline gelmesi ve emperyalist aşamaya yükselmesi ile burjuva devrimler demokratik özelliğini büsbütün kaybetmiştir. Büyük Ekim Devrimi ile başlayan sosyalist devrimler çağı sonrasında artık burjuvazi için proleter korku çok daha hissedilir olmuştur. Bu dönem sonrasında burjuva devrimler artık proletaryanın sosyalizme yürüyememesinin, bunu başaramamasının istenmeyen ürünü olmaya başlamıştır.
Bu dönemde dünya kapitalist ekonomisi içerisinde sömürge ve yarı sömürge niteliğindeki ülkelerde ulusal kurtuluş mücadelesi öne çıkmıştır. Bu mücadeleler, burjuvazi mücadelenin başını çektiği ölçüde emperyalizme yeni tarzda bir bağlanmayla sonuçlanmıştır. Burjuvazi tüm olanaklarıyla, bu mücadelenin Ekim Devrimi’nin ateşini büyütmesini önlemeye çalışmıştır.
Ekim Devrimi’ni boğmak isteyen emperyalizm, her şeyden önce yayılmasını önlemeye çalıştı. Bunu başarmış olduğu görülüyor. Ekim Devrimi’nin korkusuyla, sömürge ülkelerde başlayan mücadelenin kapitalizm sınırlarını aşmaması için uğraşıldı. Bunun karşısında Sovyet kaynaklı (özellikle 1960’lı yıllarda) tezler geliştirildi. Kapitalizm sınırları içinde kalan devrimlerin bile anti-emperyalist olduğu ilan edildi. Tam da bununla uyum içinde 1919-1923 burjuva devrimi, Türkiye solunda Kemalist bir mantıkla ele alındı. 1960-1970 dönemi devrimci hareketin temel perspektifi “ikinci bir kurtuluş savaşı” olmuş, bu savaşımın anti-emperyalist bir karakterde olacağı ileri sürülmüştür. Ünlü MDD tezi (daha sonraki tüm demokratik devrim tezleri buna dayanır) bu Kemalist mantığın bir ürünüdür.
Dahası, Türkiye’de, Osmanlı’nın küçülüp, “bu devlete bir ulus lazım” mantığı ile ulusal bir devlet halinde örgütlenmesi süreci, daha sonra 1960’larda “Kemalizm” olarak teorize edildi. Kemalizmin bu keşfi, aslında, halkların imhası ve inkârı üzerine, sınıfların varlığının inkârı üzerine, uluslararası kapitalist sistemin Sovyet Devrimi’ne karşı bir üs olarak kurmuş olduğu sistemi onarmak için geliştirildi.
30’lu yılların Kadro, 60’lı yılların Yön hareketinin taşıdığı Kemalist etki, tüm Türkiye solunu, yakın döneme kadar etkisi altına alabilmiştir. Sivil-asker bürokrasinin devrimi, küçük burjuva devrimi, küçük burjuva radikalizmi gibi yakıştırmalar bu etkinin ifadesidir.
Aslında burjuva devrimleri tarihinin üç evreye ayrılması yeni sayılmalıdır. Hep söylenen şudur: “Emperyalizm çağıyla birlikte burjuvazi ilericiliğini kaybetmiştir.” Ancak görüldüğü gibi 1848 devrimlerinde, burjuvazi zaten feodal gericilikle uzlaşma yolunu seçmiş, burjuva devrim, demokratlığını, radikalliğini kaybetmeye başlamıştır. Emperyalizm çağı ve Ekim Devrimi ile birlikte ise burjuva devrimler çağı kapanmış, yeni bir çağ, kapitalizmden komünizme geçiş çağı başlamıştır. Bu dönem sonrasında gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri giderek daha çok sosyalist öğeler taşımak durumunda kalmıştır.
Bir yandan kapitalist dünya ekonomisinin oluşumu ile kapitalist ilişkilerin dünyanın her köşesinde (özellikle sermaye ihracı yolu ile) gelişmesi, diğer yandan Ekim Devrimi’nin korkusu altında burjuvazinin, bu ülkelerde kapitalist gelişimin önünü radikal biçimde (devrimlerle feodalizmi tasfiye ederek) açma yeteneğini yitirmesi, ulusal kurtuluş mücadeleleri dışında burjuva devrimleri çağının kapanmasının koşullarını hazırlamıştır. Ulusal kurtuluş mücadeleleri ise, emperyalizmin ve yeni sömürgeciliğin egemen olduğu, işçi sınıfının iktidara yükselmiş olduğu bir dünyada en başından ya yeni sömürgecilikle emperyalizme bağlanan bir kapitalizm ya da sosyalizm ikilemi ile karşı karşıya gelmiştir.
Dünyayı fethetme mücadelesinde ilk ateşi yakan ve iktidarı yakalayan Ekim Devrimi, eğer birkaç gelişmiş kapitalist merkezde de işçi sınıfının iktidarı alması ile sonuçlansaydı, bugün çoğunluğu emperyalizme bağlanmakla sonuçlanmış olan ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizm bayrağını ölmemek üzere dikmeleri çok daha olanaklı olmayacak mıydı? Bu elbette sadece bir sorudur. Spekülatif de bulunabilir. Ama amacımız, sadece burjuva devrimlerin evrimini anlatmaktır.
Ülkemizde 1920 Burjuva Devrimi, gerçekte, bir ilericilik taşımaz. Tersine, emperyalist sistemin ileri karakolu olarak kurulmuş bu sistem, kendi içinde sınıfların varlığını ve halkların varlığını inkâr ederek var olmuştur. Ekim Devrimi’ne karşı bir üs olarak organize edilmiştir. Elbette, o dönem, başta Ermeni ve Rum sosyalistleri olmak üzere gelişen sosyalist hareket başarılı olmuş olsa idi, bir yandan feodal kalıntılar temizlenecek, bir yandan sanayileşme gelişecek, diğer yandan ise, emperyalizm bu topraklardan kovulmuş olacaktı.
Burjuva Devrimi Öncesi Sanayinin Durumu ve İşçi Hareketleri
1920 Burjuva Devrimi üzerine tartışırken 1920’lerde Türkiye’de işçi sınıfının durumunu gösteren nicel ve nitel göstergelere bakmak faydalı olacaktır.
“Türk Ticaret Bakanlığı’nın raporlarına göre Türkiye’de 1910 yılında 1048 sanayi kuruluşu vardı. Bunların 557’si gıda sanayii, 196’sı dokuma sanayii, 92’si kereste ve mobilya sanayii, 82’si maden sanayii, 43’ü çinicilik, 32’si deri sanayii ve 23’ü de kimya sanayii dallarındaydı. Büyük çoğunluğu küçük çaplı olan bu şirketler, …” (Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi Kısa Tarih (1908-1965), II. Baskı, İstanbul 1990, Belge Yayınları, s. 35).
1913-1915 yıllarına ait, işletme ve işçi sayılarını gösteren veriler aşağıdadır.

Kaynak: Dr. O. Nebioğlu, Bir İmparatorluğu Çöküşü ve Kapitülasyonlar, Ankara 1986, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


1921’e gelindiğinde hem işletme sayısı, hem de işçi sayısı bir hayli gelişmiştir. Aşağıdaki tablodan izleyelim.

Kaynak: Şevket Süreyya Aydemir, Cihan İktisadiyatında Türkiye, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti Yayınları, Ankara 1931


1915’te işçi sayısı 13.485 iken, 1921’de bu sayı 76.216’ya çıkmıştır. Bu; 5,6 katlık bir artış demektir. Ve 1915 yılını takip eden 4 yıl savaş yıllarıdır. Savaş yıllarında sanayinin daha çok tahrip edildiği düşünülebilir. Zira Osmanlı savaşta yenilen taraftadır. Öyle ise sadece iki yıllık bir süre içinde işçi sayısı 5,6 kat artmıştır, demek yanlış olmaz.
Elbette tüm bunların ötesinde demiryolları ve tersaneler de hesaba katılmalıdır.
1872-1923 yılları arasında grev hareketleri de incelenmeye değerdir. Bu dönemi 1872-1908, 1908-1914 ve 1919-1923 dönemleri şeklinde ayırmak mümkündür. 1908 yılının sonlarında Tatil-i Eşgal Kanunu ile grev hareketlerine “dur” denilmeye çalışılmıştır. 1908 yılının Ağustos-Eylül ayları arasında, 30 gün içinde 30 grev patlak vermiştir. 1908 Jön Türk Devrimi’nin yarattığı ortamın işçi hareketlerinin gelişiminde önemli bir rolü olduğu kesindir. 1914 yılına kadar süren grev dalgası, 1918 yılına kadar yerini sessizliğe bırakmıştır.
Bu dönemler boyunca saptanabilen belli başlı grevler şöyledir:
– 1872; Kasımpaşa tersane işçileri grevi, telgraf işçileri grevi, İzmir demiryolu işçileri grevi (8 Nisan), İzmir demiryolu işçileri grevi (13 Nisan), Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası grevi.
– 1875; Tersane işçileri grevi, iskele hamalları grevi.
– 1876; Tersane işçileri grevi (16 Şubat), Haydarpaşa demiryolu işçileri grevi, tersane işçileri grevi (23 Mayıs).
– 1878; İstanbul terzileri grevi, duvarcılar grevi, ayakkabıcılar grevi.
– 1879; Yapı işçileri grevi, Şirket-i Hayriye işçileri grevi, İstanbul muhasebecileri grevi, tersane işçileri grevi.
– 1880; Vapur işçileri grevi, Haydarpaşa demiryolu işçileri grevi, Haliç vapur işçileri grevi.
– 1885; Odun depoları işçileri grevi.
– 1886; Beyoğlu mağaza personeli grevi.
– 1906; Reji tütün işçileri grevi, İstanbul mürettipler grevi.
– 1908; Tramvay işçileri grevi, Selanik tütün ticarethaneleri grevi, Anadolu demiryolları işçi ve müstahdemleri grevi, Rumeli şimendifer işçileri grevi, İzmir tramvay işçileri grevi, Aydın demiryolu işçileri grevi, sigara kâğıdı işçileri grevi, havagazı işçileri grevi, Reji işçileri grevi, fırın işçileri grevi, Orodze grevi, tuğla harmanları işçileri grevi, matbaa işçileri grevi, Balya-Karaaydın şimendifer işçileri grevi, Adana pamuk işçileri grevi, Selanik demiryolu işçileri grevi, Selanik deri mağazaları işçileri grevi, Selanik şekerciler grevi, Selanik tramvay işçileri grevi, Selanik gazino garsonları grevi, Feshane ve Hereke tekstil işçileri grevi, İstanbul deniz işçileri grevi, Alatini tuğla fabrikası grevi, Varna grevi (Varna’daki işletmelerin hemen hemen tümünde çalışma durmuştur), Bağdat demiryolu grevi, Şark demiryolları grevi, Ereğli kömür işçileri grevi.
1909-1914 dönemi de grev hareketlerinin sık görüldüğü bir dönemdir. Biraz uzun olsa da bu dönemdeki grevleri aktarmanın faydalı olacağı kanısındayız. Aslında sayılan grevler, istatistiksel göstergeler, işçi sınıfının 1920 Burjuva Devrimi’nde ciddi bir rol oynamasının olanaklarının göstergesidir.
– 1909; Hasanoğlu Tütün Deposu işçileri grevi, İzmir ticarethane personeli grevi.
– 1910; Dersaadet tramvay işçileri grevi, tramvay şirketi işçileri grevi, Kazlıçeşme tabakhane işçileri grevi, Recep Aslan ayakkabı atölyesi işçileri grevi, Manastır dokuma işçileri grevi, kömür yükleme işçileri grevi.
– 1911; Selanik matbaacılar grevi, Cibali tütün işçileri grevi, Selanik tütün işçileri grevi, İskeçe tütün işçileri grevi, Bulgaristan şimendifer işçileri grevi, İzmir-Karahisar demiryolu grevi, İstanbul Un Fabrikası grevi, Selanik matbaa işçileri grevi, Zonguldak maden işçileri grevi.
– 1912; Drama tütün işçileri grevi, İznik yol işçileri grevi.
– 1913; İzmir liman işçileri grevi.
– 1914; Ereğli kömür işçileri grevi.
– 1919-1923 yılları arasında ise 18 grev hareketi görülmüştür.
Nicel anlamda güçsüzlüğüne rağmen işçi sınıfının toplum üzerindeki etkisi önemlidir. Bu eylemler, aslında işçi sınıfının bir sınıf olarak varlığını ortaya koymaktadır. Güçsüz, yeni gelişen bir işçi sınıfı. Halkların kardeşliğini doğal hali ile yaşayan bir işçi sınıfı.


1919-1923 Burjuva Devrim Üzerine İki Ayrı Görüş
Burjuva devrim üzerine öne sürülen iki ayrı görüşten ilki, Yön ve Kadro dergilerinde sürdürülen “sol Kemalist” olarak adlandırılan görüştür. Bu görüşe göre, ulusal mücadelenin sonucunda devlete (ve bu mücadeleye) damgasını vuran güç, sivil-asker bürokrasi, aydın küçük burjuvazi vb.’dir. Bu devlet ise, dinin egemenliğine büyük bir darbe vurarak, çağdaş bir toplum olma yolunu açmış, uygarlığa, batıya yönelmiş, demokrasinin temelini atmıştır. Bu devrim anti-emperyalist bir nitelik taşır. Batı’ya yönelmek ise anti-emperyalizmle çelişmez görüşündedirler. Çünkü bunlara göre Batı, kapitalizmden ve emperyalizmden ayrı olarak medeniyeti ifade eder. Böylece demokrasinin temelleri atılmış olur. Aşağı yukarı görüşleri bu biçimde özetlenebilir.
Bu görüş, çok açıktır ki dönemin resmî ideolojisidir. Ancak bu görüşü savunanlar TC’nin kuruluşundan sonraki dönemde, siyasal iktidarın mülk sahibi sınıflara ödünler verdiğini ve böylece devrimin sonuna kadar götürülemediğini iddia eder. Yani, antiemperyalizm, zamanla sulanır. Görüşleri budur. Ve bu sulanmayı, Atatürk döneminin sonrasından başlatmak isterler. Bu doğrultuda bazı gerçekleri ileri derecede tahrip etmeleri gerekse de.
Biraz da bu görüşe tepki biçiminde kendini ortaya koyan, sol liberalizm olarak ifade edilen görüş ise, TC’nin Osmanlı’nın bir devamı olduğunu iddia eder. Devletin ekonomi ve toplum üzerindeki etkisini bunun kanıtı olarak sunarlar. Devletin Osmanlı’da da, TC’de de müdahaleci niteliği ile sivil toplumu ezdiğini, böylece devlet-toplum ilişkilerinde Osmanlı’nın devamı olduğunu ileri sürerler. Devletin ekonomideki müdahaleci rolünü de bunun kanıtı sayarlar. Bu liberal anlayışa göre yapılan reformlar (din, hukuk, kültürel alanda) yüzeyseldir. Dolayısıyla aslında burjuva anlamda bile bir devrim söz konusu değildir.
Her iki anlayış da burjuva niteliktedir. En başta, çağı kavrayamamış iki anlayıştır bunlar. Bu iki anlayıştan ilki, Kemalist etkinin solun radikal kesimleri dâhil, tüm sola taşınmasının aracıdır.
Bizce yanıt verilmesi gereken iki soru vardır. Birincisi; 1919-1923 bir burjuva devrim midir? İkincisi; bu devrim sonucu oluşan devletin niteliği ile ilgilidir; nasıl bir devlet oluşmuştur?
1919-23, hiç tereddütsüz bir devrimdir. İktidar bir sınıfın elinden alınmış, bir başka sınıfın eline geçmiştir. İktidarı alan sınıf burjuvazidir ve bu anlamda devrim burjuva devrimidir.
Burjuva devrim, tarihsel olarak feodalizmin aşılmasının ifadesidir. Ancak burjuva toplumu da kendinden önceki toplum gibi karşıt sınıfların var olduğu bir toplumdur. Bu yönüyle devlet, kuşku yok ki daha önceki devletin mirasçısıdır. Ancak bu mirasçılık, devletin aynı devlet olduğu anlamına hiç gelmemektedir. Artık o bir burjuva devlettir ve bu niteliği bürokratların isteğinden gelmemektedir. Bu yeni devlet, eski devletin pek çok özelliğini içinde barındırsa da, ondan farklıdır.
Burjuvazi, feodal gericilikle uzlaşmıştır. Bunun siyasal göstergesi ilk TC meclisi ile son Osmanlı meclisinin karşılaştırılmasından da çıkar. Her iki meclis birkaç farklılık dışında neredeyse aynıdır. 1908’de, hatta daha önce başlayan burjuva devrim, aslında daha da gerici hali ile devam etmiştir. Bu uzlaşmaya dayanarak, “TC’yi yıkılan Osmanlı’nın yerine Osmanlı bürokratlarının son çaresi olarak kurulan bir devlet” olarak görmek, hem burjuva devrimlerini ve içinde bulunulan çağı kavrayamamaktır, hem bürokrasiyi adeta bir sınıf, kendine ait bir öz (nitelik) olarak görmektir. Oysa; ”…bürokrasi, kendi dışındaki bir içerik için formel sistemdir”. Ancak yine de Osmanlı’nın sosyalizme dönük eğilimler taşıyan yıkılış olasılığı olmasaydı, burjuvazinin bu işe girişeceği tartışılırdı.
Kapitalist gelişimde bürokrasinin rolünden söz edilir ve bu rolün aynı biçimde Osmanlı’da da olduğu iddia edilir. 1920’ler dünyasında devletin kapitalist gelişim üzerindeki ya da daha genel söylersek kapitalist ekonomi üzerindeki rolünün arttığını görmemek için, gözlerini dünyaya kapamak gerekir. Bu etkiyi dönemin Türkiye’sinde de gözlemek mümkündür. Ancak kapitalizmin gelişimi ile birlikte bürokrasinin rolü giderek azalmıştır. Kendi dışındaki içeriğinin oluşumunun tamamlanması ile birlikte, bürokrasinin ilk baştaki rolünün azaldığı da açıktır.
Burjuva devrimin anti-emperyalist olarak nitelenmesi ise Kemalizm’in sol üzerindeki ideolojik etkisinden başka bir şey değildir.
Devrimin sonucunda oluşan devletin niteliği, feodal gericilikle uzlaşmasına rağmen burjuvadır. İktidar burjuvazinin elindedir. Bunu en iyi, uygulanan politikadan izlemek mümkündür. Uygulanan politikayı iki alanda izlemek gerekir; hukuksal, kültürel alandaki reformlar ve ekonomik politika. Ancak bu iki alanda ilgili tartışmaya geçmeden önce, devletin niteliğini daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bir noktayı vurgulamamız gerekir.
Burjuva devrimleri, ilk dönemlerinde kitlesel bir ayaklanmayla gerçekleşmektedir. Bu ayaklanma burjuva devrimlerin demokratik niteliği açısından önemlidir. 1919-1923 devriminden demokratiklik beklemek mümkün değildir. Bunun gözleneceği yer somut olarak devletin niteliğidir. Bu devletin tekel öncesi kapitalizmdeki gibi burjuva demokratik bir devlet olmadığı açıktır. En azından Kemalist olmayanlar için açıktır. Emperyalizm, tekelci kapitalizm döneminde burjuva devletler artık demokratik olamazlar. Bunu 1920’den sonraki devletten beklemek mümkün değildir. Bir başka ifade ile söylersek, çağımızın burjuva demokrasisi budur, yani gericiliktir.
Türkiye’de burjuva devrim işgalcilere karşı yürütülen savaşımla başlamıştır denilebilir (denilebilir, çünkü, gerçekte burjuva devrimin 1908’lere uzandığı yukarıda belirtilmişti). Bu yönü ile 1920 Burjuva Devrimi’nin başlangıçta halka dayandığı söylenebilir. Ancak devrimin gelişimi iyice izlendiğinde, gerçekte devrim, geniş bir kitlesel ayaklanma içinde burjuvazinin önderliği altında halkın yönlendirilmesi ile gelişmediği görülür. Tersine burjuva devrimde, en başından işçi sınıfı ve sosyalizm yanlısı güçler ciddi bir etkiye sahiptiler. Bu nedenle burjuvazinin iktidarı almasının önündeki engel; feodal soyluluk, Osmanlı devleti değil, daha çok çeteler, Kuva-i Milliye ve Ekim Devrimi’nin ateşinin şekillendirdiği komünist güçlerdi. Burjuvazi bu nedenle devrimin önderliğini ele geçirmek ile bu güçler arasındaki bağı zayıflatmak hedefini birlikte ele almıştır.
Türkiye’de burjuva devrim, işgalcilere karşı mücadele ile başlamış, işgalcilerle uzlaşma ile sonuçlanmış, halk güçlerinin desteği ile başlamış, en başta bu güçleri etkisizleştirerek başarıya ulaşmıştır. Bu özellikleri nedeniyle burjuvazinin önderliğinde gelişebilecek burjuva devrimlerin özelliklerini tüm açıklığı ile gösterebilmektedir. Klasik burjuva devrimler alttan yukarıya, kitlesel devrimler olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de devrimin başlangıcında bunun ipuçları görünse de devrim tepeden aşağıya devrimdir, gericidir ve halka karşıdır. Hatta halkı, halk hareketini düşman görmektedir. Samsun hareketi, aslında halkların anti-emperyalist direnişini kırmak için başlatılmıştır.
Gerçekten de burjuvazi, devrimin daha ileri götürülmesi, sosyalizmin yolunun açılması, feodal mülkiyete karşı savaşımın özel mülkiyete karşı savaşıma dönüşmesi, işgalcilere karşı savaşımın sosyalizm hedefi ile birleştirilmesi vb. olasılıklarını yok etmek için çarpışmıştır. Öyle ki; iktidarı elinden aldığı feodal gericilik, bu noktada burjuvaziyi alkışlamaktan başka bir şey yapamazdı. Eski egemen sınıf ile yeni gelişen kapitalizmin egemen sınıfı, ezilen, sömürülen sınıflara karşı, kendi aralarındaki çelişkileri bir yana bırakarak kutsal özel mülkiyet adına ve bu kutsal özel mülkiyet bayrağını dalgalandırma sırası gelenin iktidarı ile sonuçlanan bir uzlaşmaya girişmişlerdir.
Feodal soyluluk için bu uzlaşmayı anlamlı kılan şey nedir? Bu sorunun yanıtı açıktır. Feodal soyluluk zaten fiili olarak iktidarı kaybetmiştir. Burjuvazi için bu uzlaşmayı katlanılır kılan nedir? 1848’den bu yana, bu sorunun yanıtı; “burjuvazinin gelecekten, işçi sınıfından korkusu” biçiminde ifade edilmektedir. Türkiye’de böylesi bir uzlaşmayı burjuvazi açısından anlamlı kılan ikinci etken de kapitalizmin gelişmişlik düzeyi ve burjuvazinin güçsüzlüğüdür. Bu iki nokta içinde ağırlık birinci noktadadır. Üçüncü nokta Ekim Devrimi’dir. Proletaryanın göğü fethetme mücadelesinin, dünya devriminin tutuşturucusu olarak Ekim Devrimi, daha ilk günden dünyayı değiştirmeye başlamıştır. Emperyalist merkezler, Türkiye’nin kapitalizm içinde kalması koşulu ile işgale neredeyse gönüllüce son vermeye başlamışlardır. Elbette bunun nedeni, Ekim Devrimi’nin ülkemiz üzerindeki etkilerinden korkmalarıdır.
İşte TC devleti bu etkiler altında oluşmuştur. Ekim Devrimi’nin dünya burjuvazisine saldığı korku altında, feodal soylulukla uzlaşarak, emperyalizme bağımlılık koşulları altında halkları boğazlayarak TC şekillenmiştir. Burjuvazinin güçsüzlüğü onun adına bürokrasinin ağırlığını arttırmıştır. Bu ağırlık nedeni ile devletin neredeyse bir burjuva devlet olarak ele alınamayacağı şeklindeki açıklamalar az rastlanır cinsten değildir.
Oysa devlet bir burjuva devlettir. Bürokrasinin, biçimin dayandığı öz burjuvazidir. Hatta bu, emperyalizme bağlı bir burjuvazidir. TC devleti, en başından bir sömürge olarak kurulmuştur. Emperyalist sistemin bir ileri karakolu olarak organize edilmiştir. Özellikle 1945 sonrası “ortaklaşa sömürge” durumu, aslında bu geçmişe dayanmaktadır. Onun için, en başından emperyalizmin hizmetinde şekillendiği için, daha da gerici bir niteliğe bürünmüştür. Halkları hep düşman ilan etmiştir ve bugünlerde, 2010 yıllarında da İslamcı başbakan, halka, ayak takımı, diye seslenmekte, doğayı koruma eylemleri yapanlara vatan haini vb. demektedir.
Bürokrasinin başlangıçtaki ağırlığı, eğer dünyada kapitalist-emperyalizm olmamış olsa idi, kendine has bir etken olarak daha fazla önemsenebilirdi. Ama TC devletinin kuruluşunda yer alan bürokrasi, tamamen uluslararası sermayeye bağlıdır. Bu açıdan, öz burjuvazidir derken, bu uluslararası bağlar içinde sınıf kavramını ele alıyoruz. Zaten tersi de anlamsız olur. Okur, buraya kadar gelen tartışmaları düşündüğünde, fark edecektir ki, biz sınıf savaşımını uluslararası bir savaşım olarak görüyoruz.
Ülkenin gelişmişlik düzeyi gözönüne alınırsa ticaret burjuvazisinin feodal soylulukla uzlaşarak iktidara oturması, iktidarı “paylaşması” anlaşılırdır. Burjuvazinin güçsüzlüğü, siyasal istikrarın sağlanmasını zorlaştırmıştır. 1920 sonrasında kurulan TC devleti, siyasal istikrarsızlık koşullarında bir yandan burjuvazinin güçlendirilmesi temel görevini üstlenerek sistemi oturtmaya çalışırken, diğer yandan tüm egemen sınıfları potasında eritecek biçimler geliştirdi.
Mustafa Kemal ve İnönü’nün karizmatik kişilikleri etrafında milli birlik sağlama yolları, Kemalizm ile ideolojik bütünlüğe ulaşmıştır. Bu çerçevede 1920’lerden hemen sonra TKP kadrolarının Kemalizm bayraktarlığına girişmesi, rejimi rahatlatan gelişmelerdir. TC, Kemalizm bayrağı altında egemen sınıfları birleştirirken, aynı bayrakla içte birliği sağlamak adıyla Ermeni kıyımını organize etmiş, Rumları kıymış ya da sürmüş, Kürt halkına ve tüm halklara yönelik asimilasyon ve şovenizmi öne çıkarmıştır.
Mustafa Kemal ve İnönü’nün karizmatik kişiliklerinin öne çıkması, yukarıda belirtilen bürokrasi-burjuvazi, biçim-öz ilişkisi çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu çerçevede TC devletinin şekillenişinde yukarıda belirtilen 3 noktanın önemi büyüktür (Tekrar olması pahasına birinci nokta; burjuvazinin feodal soyluluk ile, gelecekten korkusu nedeni ile, uzlaşmasıdır. Bu birinci nokta kapitalizmin gelişmişlik düzeyi olarak isimlendirdiğimiz ikinci nokta ile sıkı sıkıya bağlı olsa da aradaki ilişkinin birebir bir ilişki olmadığı görülmelidir. Bir yandan ülkede kapitalizmin gelişim düzeyi son çözümlemede siyasal iktidarın sınıfsal bileşimini, iktidar bloğunun oluşumunu belirlerken, diğer yandan sadece bu ekonomik yapıya birebir bağlı kalarak burjuvazi ve feodal soyluluğun ittifakını açıklamak, devleti bir ekonomik olguya indirgemek olacaktır. Üçüncü nokta, Ekim Devrimi’nin etkisidir. TC, bu etki altında, bu etkiyi sınırlandırmayı da hedefleyerek oluşmuştur). Bu üç noktayı görmeden TC devletini Bonapartist bir devlet olarak sunmak işin kolayına kaçmak olacaktır. Elbette TC devletinin 1920 sonrası yapısı ile Bonapartizm arasında benzerlikler kurulabilir. En büyük benzerlik de burjuvazinin Mustafa Kemal ve İnönü’nün karizmatik kişilikleri etrafında hegemonyasını geliştirmesidir. Ancak devletin sınıf savaşımının (ulusal ve uluslararası planda) gelişimi altında şekillendiği dikkate alınırsa, kolay benzetmelerle yetinmek yerine sınıf savaşımının o günkü konjonktürünün, iktidarın sınıfsal yapısının analizinin önemi daha da açığa çıkacaktır.
Altyapının üstyapıyı belirlemesi, üstyapının altyapıyı etkilemesi biçimindeki formülasyonu kuru bir formülasyon olmaktan kurtaran, bu iki yapı arasındaki ilişkinin (belirleme ve etkileme) ulusal ve uluslararası plandaki sınıf savaşımı ile kurulduğu gerçeğidir. Bu nokta atlandığında somut durumun somut analizi olanaksız olur, hep kuru formülasyonla yetinilmiş olur.
Kemalizm, TC’nin her adımında, kapitalist gelişimin her noktasında burjuvazi içerisindeki yeni kesimlerin (hegomen konuma yükselen burjuva kesimlerin) yeniden pişirip önümüze sundukları ideoloji olmuştur. Tekelci aşamada burjuva ideolojisi pragmatizmdir. TC’nin tarihi boyunca görülen de bu pragmatizmin kendisidir. Onda tutarlı bir anti-emperyalizm vb. aramak boş bir çaba, yanılsamaya dayalı bir çabadır. Halklara kan kusturan bir anlayışın içinde bir anti-emperyalizm barındırması olanaklı mıdır?
Burjuva devrimin, “kurtuluş” savaşının doğru tahlili, burjuva devrim sonrasında uygulanan politikaların kavranmasına da olanak sağlamaktadır.
“Kurtuluş Savaşı batı ülkelerine karşı bağımsızlığı sağlamak için veriliyordu. Ama bağımsızlık sonunda ulaşılmak istenilen, büyük ölçüde batılı devletler gibi bir devlet olmaktı.” (İ. Tekeli-S. İlkin, 1929 Dünya Buhranı’nda Türkiye’nin İktisadi Politika Arayışları, ODTÜ, Ankara 1983, s. 33).
Sadece dürüst bir bilim adamı olmak yukarıdaki gerçeği görmek için yeterlidir.
İktidarı alan burjuvazi:
1. İç pazar yaratma, iç pazarı genişletme,
2. “Milli tüccar” yaratma,
3. Feodal ağaların kapitalistleşmesinin önünü açmak biçiminde özetlenebilecek bir ekonomi-politikayı uygulamaya koymuştur.
Siyasal olarak ise, “bu devlete bir ulus lazım” anlayışının ifadesi olarak, bir ulus yaratma süreci başlatılmıştır. Aslında bu 1915′(ler)e dayanmaktadır. Bu ulus yaratma süreci, aynı zamanda sermayenin el değiştirmesinde de önemli bir araçtır. Bürokrasinin desteği ile, Ermeni ve Rumların elinden alınan sermaye, tam bir yağma mantığı içinde, uluslararası sermaye ile bağlanan yeni sınıflara aktarılmıştır.
Ulus yaratma, büyük bir ırkçı saldırı olarak ortaya çıkmış, tarih üzerinde büyük çarpıtmalara neden olmuş, en eski millet olarak Türkleri göstermek için akıl almaz çabalar gündeme gelmiş, bu topraklar üzerinde kültürel anlamda bir inkâr ve tahrip başlatılmış, isimler “Türkçeleştirilmiş”, “fethedilmiş” veya yok edilmiştir.
Tekrar, ekonomi-politikaya dönersek; demiryolu ağı, iç pazarı bütünleştirilip, genişletirken aynı zamanda içte devletin kontrolünde de önemli ölçüde yardımcı olmuştur.
“Milli tüccar” yaratma politikasında devlet kaynaklarının burjuvaziye aktarılmasına yönelinmiştir. Bunun içine Ermeni ve Rumların varlıklarının yağmalanmasını da koymak gerek. Toprak ağalarının kapitalistleşmesinin yolları açılmıştır. Toprak vergilendirilmemiştir. Aslında bu yol kapitalist gelişimin hızını yavaşlatan bir yoldur. Bu nedenle de köylülüğün ayrışması sürece bırakılmış ve kapitalist gelişim içinde köylülük ayrışmıştır. Aslında Türkiye’de tarımın uluslararası pazara açılışı 1830’lara kadar uzanmaktadır. Ancak uluslararası pazara dönük üretim, kıyı şeridinde ve demiryolu ağının çevresindeki kesimlerde söz konusu olmuştur. Zaten uzun yıllar, hayvancılık dışında tarım bu kesimde gelişmiş, yine uluslararası kapitalist pazarın ihtiyaçlarına uygun şekillenmiştir.
1890’da tarım pulluk ile, 1910’da traktör ile tanışmıştır. 1927’de traktör, çayır makinesi, harman makinası vb. 15.711 makine mevcudu söz konusu iken aynı yıl çalışan nüfusun (mesleklilerin) %81,6’sı tarımda çalışmaktaydı.
1927 yılında 65.245 işyerinin %79,03’ü dörtten az kişi çalıştırırken, 155 işyeri yüz kişi veya daha fazla kişi çalıştırmaktaydı.
1923-1927 arasında;
“kurulan 201 Türk Anonim Şirketi’nin yüzde 15,42’sini oluşturan 31 şirket bankacılık dalındadır. %14,43’ü oluşturan 29 şirket ticaret ile, yüzde 10,95’i olan 22 şirket gıda sanayisi ile, yüzde 9,95’i oluşturan 20 şirket madencilikle uğraşmaktadır.” (İ. Tekeli-S. İlkin, age. s. 41).
Aynı yıllarda TC’nin ekonomi politikasını yönlendirecek yeni kurumlar kurulmuştur (AlÎ İktisat Meclisi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Ekonomi Bakanlığı, Ticaret ve Sanayi Odaları).
Doğada, toplumda, maddi ilişkilerde meydana gelen bir değişimin bilinç düzeyinde ifade bulması belirli bir gecikme ile gerçekleşir. Sonrasında da, varlığı son bulmuş o şey, bilinç düzeyinde etkisini sürdürür. Yani bilinçte, düşüncede daha sonra yok olur. Bu durum ekonomik yapı-üstyapı ilişkisinde de geçerlidir. Feodal ağaların süreç içinde kapitalistleşmesi, ekonomik yapıda feodal kalıntıların temizlenmesi, daha düşük bir hızla üstyapıda (devlette, kültürde, sanatta vb.) feodal kalıntıların temizlenmesine yol açmıştır. Burada belirli bir gecikme olması doğal bir süreçtir. 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde ve hâlâ 1990’lı yıllarda Türkiye tahlillerini “yarı feodalizm yarı kapitalizm” temellerinde yapmak, kapitalizmi, kapitalist gelişimi, öz-biçim ilişkisini anlamamak, kısacası bilimden, bilimsel bakıştan uzak olmaktır. Feodal kalıntı olarak bazı kültürel değerlerin gösterilmesi anlaşılırdır ama bunlara dayanarak yarı-feodal yapıdan sözetmek “yarı” ve “yapı” sözcüklerini bile anlamamış olmaya yorulabilir. Öyle ki, böylelerine temel olanın egemen üretim ilişkisinin kapitalist olduğunu anlatmaktan, kapitalizmin tekelci karakteri, devletin analizi vb. üzerinde sohbete sıra bulamazsınız. Oysa daha çok ve daha çok, bugünkü gelişmelere yönelmek, onları tartışmak gerekir. Ama bu, sağlam bir tarih bilincini, sağlam bir ülke tahlilini altyapı olarak şart koşar.
1923 sonrası devletin esas işlevi ülkede kapitalist gelişimin yolunu açmak ve ulus yaratmaktır. Hukuksal ve kültürel alandaki değişiklikler bu çerçevede ele alınması gereken reformlardır. Bu reformların yüzeysel kaldığı söylenmektedir. Bu o kadar liberalce bir ifadedir ki, şu soruyu sormak bile yeterlidir: “Yüzeysel” değil de Fransız Devrimi kadar “köklü” mü olacaktı? Kanımızca din alanındaki reformlar (amaçları kapitalist gelişimin önünü açmaktır), küçümsenemez niteliktedir. Hukuksal alandaki değişiklikler de kapitalist gelişimin önünü açıcı niteliktedir. Açıktır ki, Türkiye’de burjuva devrim, bir burjuva devrimin yapabileceği şeylerin ancak bir kısmını yapmıştır. Ama zaten o tarihte hiçbir burjuva devrimi fazlasını yapamazdı. O halde şöyle de söyleyebiliriz; uluslararası sistem ve ülkemiz egemen sınıfları açısından yapılması gerekenin fazlasını yapmıştır. Ulus yaratma girişimi azımsanır değildir. Bu açıdan tüm uluslararası kapitalist sistemin deneyimi arkalarındadır.
1908’de başlayan burjuva devrimi, “milli” burjuvazinin yaratılması ve “ulus” yaratılması amacıyla birçok düzenlemeye girişti. 1908-1918 yılları arasında 129’u Osmanlı anonim şirketi olmak üzere 236 şirket kurulmuş olması rastlantı değildir. Yağmalar rastlantı değildir. Devlet bir yandan “ulus” yaratmak istiyor, “bu devlete bir ulus lazım” mantığı içinde. Diğer yandan ise Ermeni ve Rumların elinde biriken sermaye, akla gelebilecek her yolla, her türlü kıyım ve şiddet ile yağmalanmaktaydı. Bu yağma kültürü, bugün dahi etkilidir. Sermaye birikiminde her zaman “ilericilik” arayanlar, bu süreci de dikkate almalıdırlar.
1923 sonrasında da, bu sefer yabancı sermaye ile işbirliğinden korkmayan anonim şirketler kuruldu. 1923 sonrası dönemde hem ekonomik alanda ve hem de hukuksal, kültürel planda kapitalist gelişimin önünün açılmasına yönelindi.
1930 sonrasında başlayan “devletçilik” politikası “milli” burjuvazi yaratma, rejimi ayakta tutma çabasının ürünüdür. Burjuvazinin yaratılması, gelişmesinin desteklenmesi daha çok uzun süreli bir hedef iken, rejimin ayakta tutulması daha yakın bir hedefti. Bugün, bazı iktisatçılar devletin o dönem Sümerbank gibi kuruluşlarla burjuvazi yaratmayı değil, direkt piyasaya mal sürmeyi hedeflediğini, bunun “milli” burjuvazi yaratma ile çeliştiğini ileri sürüyorlar. Kanımızca sistemin uzun ve kısa vadeli hedefleri anlaşılmadan, bu çelişki gibi görünen durum kavranamaz.
Cumhuriyet’in kurulmasından uzun bir süre sonraya kadar, tüm teşviklere rağmen yabancı sermaye, en başta istikrarsızlık nedeniyle ülkeye gelmemiştir. Sermaye yetersizliği devletin rolünü daha da öne çıkarmıştır. Bu rol ile kapitalizmin yolu açılmıştır. Bazıları “devletçiliği” Kemalizm’e özgü ve onun anti-emperyalist yönünün belirlediği bir politika sanmaktadırlar. Oysa devletçilik kapitalizmin gelişiminin bir yoludur ve yalnızca Türkiye’ye özgü değildir.
Dünyada tekelci kapitalizmin yaşandığı, tekellerin “serbest rekabetin” yerini alarak, kapitalizmin kendini en iyi ifade edebileceği noktaya geldiği bir dönemde kapitalist gelişim, ta başından anonim şirketler vb. biçiminde “serbest” rekabete kapalı olmak zorundadır. Öyle oldu.
Tüm bunlar siyasal planda, zayıflığın verdiği şiddete dayalı bir politikada ifade bulmuştur. İşçi sınıfı ve halklara dönük zorbalık ve entrika hiç durmamıştır. Ekonomik açıdan cılız burjuvazi, dünya burjuvazisinin desteği ile politik açıdan kendi geleceğinin bilincinde bir sınıf olduğunu en başından ortaya koymuştur.
Açılan bu yolla ticaret burjuvazisi gelişirken, toprak ağalarının giderek, süreç içinde kapitalistleşmesi sağlandı. Tarım ve ticaret burjuvazisi, giderek artan ağırlığı ile 1960’lara kadar iktidar bloğunun hegomen gücü oldu.