SANAYİ BURJUVAZİSİNİN YÜKSELİŞİ ve TOPLUMUN HEGOMEN GÜCÜ HALİNE GELMESİ

0
90

İkinci Dünya Savaşı yıllarında ticaret vurgunları ile birikim sağlayan burjuvazi, savaş sonrasında yabancı sermaye ile işbirliğine yöneldi. Bu işbirliği daha çok, uluslararası tekellerin bayiliği, acenteliği, Türkiye dağıtıcılığı biçiminde de olsa, aynı zamanda sanayi yatırımlarında da görülmektedir. General Electric ve Koç ortaklığı bu yatırımın ilklerindendir (Bu sürecin daha canlı bir hikâyeleştirilmesi için, Erol Toy’un İmparator isimli çalışmasına bakılabilir).
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde iç pazarın geliştirilmesi, savaş boyunca kısılan tüketimin canlanması ve ülke pazarının bütünlüğünün sağlanması gerekmekteydi. Tüm bunlar, uluslararası sermayenin istekleri için de zemin demekti. Menderes hükümetinin 1950 sonrasında giriştiği karayolu ağı, pazarın bütünlüğünü sağlayan, sanayinin gelişiminin de yolunu açmaya yönelen bir politikanın parçasıdır. Tersinden de söylenebilir, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin, uluslararası sermayeye açılmasının yoludur.
Savaş sonrası dönemde emperyalizm, esen soğuk savaş rüzgârları, Marshall Planı ve Truman Doktrini ile kapitalist sistemi, zafer kazanmış, prestiji yüksek olan sosyalizm karşısında, ekonomik ve siyasal olarak güçlendirmeyi hedeflemekteydi. Bu kuşkusuz ilk hedefti. Daha uzun vadeli hedef; sosyalizmi kuşatma içinde tutmak, yayılmasını önlemek ve bu yolla çözülüşüne ortam sağlamaktı. Uzun vadeli hedefiyle soğuk savaşın yeni bittiği açıktır.
Soğuk savaş ortamı içinde bir yandan iç pazarın gelişimi, burjuvazinin ayrışması hızlanırken, aynı zamanda bu hareketlilik içerisinde gelişebilecek toplumsal muhalefetin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Aynı dönemde emperyalist sistemin her alandaki (ekonomik, politik, askerî) uluslararası düzenlemelerine katılınmıştır. Böylece Türkiye, sosyalizme karşı korunmaya alınmıştır.
II. Dünya Savaşı sonrası dönem, aynı zamanda, ABD hegemonyasının, kapitalist sistem içinde netlik kazandığı dönemdir. ABD, komünizme karşı savaş bayrağı altında, sistemin hegomen gücü olarak tepeye yerleşmiştir. Türkiye, siyasal açıdan ABD’ye bağlı hareket etmiştir. Siyasal açıdan (Siyasal açıdan derken, ordu, polis gücü, bürokrasi vb.’den söz ediyoruz demektir. Parlamento, siyasal partiler, bunun en son halkasıdır.) Türkiye, bir ABD sömürgesi iken, ekonomik açıdan bir Avrupa sömürgesi olmuştur. Biz bu durumu açıklamak için “ortaklaşa sömürge” kavramını kullanıyoruz. Bu ortaklaşa sömürge süreci, tüm soğuk savaş dönemi boyunca var olmuştur. 2010 yılında da durum böyledir. Ama bir çatışma içinde; emperyalist odaklar, dünyayı paylaşım savaşımına yeniden girişmiştir. Türkiye siyasal alana egemen olan ABD’nin mi, yoksa ekonomik alana egemen olan AB’nin mi sömürgesi olacaktır? Her şey akışına bırakılırsa, ekonomik alanı elinde tutan, siyasal alanı da ele geçirir. Ama her şey yolunda bırakılmayacaktır. Savaş zaten bu anlama gelmez mi?


1960 Darbesi
Savaş yılları, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri yöneten iktidar bloğunun çatlaması, tarım ve ticaret burjuvazisinin yönetici güç durumuna yükselmesini doğurdu.
Burada akla önemli bir soru gelmektedir. Daha önceki devlet iktidarını nasıl anlatabiliriz? Bu devletin, feodal gericilikle uzlaşarak, emperyalist bloğun ileri karakolu olarak kurulduğunu belirtmiştik. Ancak buna rağmen bu devlet bir burjuva devlettir, burjuva anlamda demokratik değildir. Dönemin özgül, tarihsel koşulları nedeniyle devlet bürokrasisinin hissedilir bir ağırlığı vardır. Bürokrasi, kendi dışındaki özün bir ifadesidir. Kendisi bağımsız bir öz (burada sınıf) değildir. Kendi dışındaki öz oturdukça, bürokrasinin ağırlığı yok olur. Başlangıçta, bürokrasinin belli bir ağırlığı vardı. Bu ağırlık, burjuva sınıf ve emperyalist güçlere rağmen değil, onların kontrolü ve çıkarları yönünde idi. Bürokrasi, hiçbir zaman sistemin karakteri konusunda bir farklı fikre yönelmemiştir. Burjuvazi ve uluslararası sermaye, bu bürokrasiye mecburdu. Başlangıçta başkası mümkün değildi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında tarım ve ticaret burjuvazisi, gelişim dinamikleri nedeniyle daha ileri atılırken, “devletçiliğe” saldırmaya başlamıştır. Liberaller buna demokratlık derler. Oysa sorun tarım ve ticaret burjuvazisinin yönetici konuma yükselmesidir.
Bu dönem aynı zamanda Hitler faşizminin yenilgisi ile uluslararası alanda “demokrasi” rüzgârlarının estiği bir dönemdir. Hem burjuvazinin iç ayrışması, hem de uluslararası etkiler, “çok partili rejime” geçişi etkilemiştir. Türkiye’de “çoğulculuk” çok ince hesaplarla; sola, işçi hareketine kapatılarak gerçekleştirilmiştir. Aslında bu durum, burjuva devletin Türkiye’de hiçbir zaman demokrat (burjuva demokrat) olamadığının, olamayacağının göstergesi kabul edilmelidir. Aynı zamanda, burjuvazi, kendini hiçbir zaman iktidarda rahat hissetmemiştir.
1954 sonrasında dış ödemeler açığı yükselmiş, biraz da otomatik olacak şekilde “korumacılık” gündeme gelmiştir. Bu koşullarda ticaret sermayesi, giderek daha çok sanayiye yönelmiştir. Böylece, 1965 sonrasında planlı uygulanacak olan iç pazara yönelik sanayileşme, el yordamı ile 1950’lerin ikinci yarısında uygulanmaya konulmuştur. 1955 sonrası dönemde sanayi burjuvazisi, burjuvazinin özel bir dilimi olarak gelişecektir.
Burjuvazinin bu dinamik kesiminin çıkarlarına en uygun politikaları, tarım ve ticaret burjuvazisinin damgasını taşıyan DP uygulayamıyordu ya da en azından yeterince uygulayamıyordu.
Kapitalizmin gelişmiş bulunduğu evrede sanayi burjuvazisinin (dolayısıyla sistemin) önünü açabilmek için, tarıma sanayi lehine müdahale gerekliydi.
1960 Darbesi bunu gerçekleştirmiştir. Tarıma bu müdahale köylülük karşıtı politikalar uygulamayı gerektirir. Bunun tam olarak gerçekleştirildiği söylenemezse de, 1960 bunu gerçekleştirmiştir. Bu, aynı zamanda feodal kalıntıların (tarımda, dinsel alanda) etkisini azaltmaktadır. Böylece 1960 sonrası dönemde iç pazar genişletilmeye başlatılmış, bunun hukuksal ifadesi ise 1961 Anayasası olmuştur. Yoksa demokrasi adına yapılmış bir darbe söz konusu değildir.
1960 Darbesi, iç pazarı genişletmeye yönelmiş, yüksek gümrük duvarları arkasında sanayi sermayesinin önünü açmıştır. Kuşku yok ki, uluslararası sermaye bu darbeyi saygıyla karşılamaktan geri durmamıştır. Çünkü daha büyük çaplı sömürü için, belli bir altyapının varlığı da gereklidir.
Kapitalist-emperyalist sistem, II. Dünya Savaşı sonrasında, dünya çapında komünizme karşı savaş başlatmıştır. Son yıllarda ortaya çıkan ve NATO üyesi tüm ülkelerde var olduğu ortaya çıkan, gladio gibi kontr-gerilla örgütlenmeleri, bu komünizme karşı savaş planlarının içindedir.
Daha en başından SSCB’ye karşı ileri karakol olarak organize edilen Türkiye, İkinci Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni duruma uygun olarak şekillenmeye başladı. ABD, siyasal alanı (yani orduyu, hukuk alanını, bürokrasiyi, dini vb.) ele geçirip yeniden dizayn etmeye yöneldi. Bu elbette bir kadronun da tasfiyesi demek idi. Bunu da yaptılar. Bu yıllardan başlayarak, Türkiye tam bir “ortaklaşa sömürge” olarak örgütlendi. ABD siyasal alanı kontrol etti ve içeride Avrupa sermayesi yerleşti. Bu “ortaklaşa sömürge” durumu, aslında kapitalist-emperyalist sistemin örgütlenmesinden kaynaklanıyordu. Bu anlamda özgün ve geçici idi.
1960’ta ABD, eski kadroları, daha çok da Alman geleneği ile yetişmiş kadroları tasfiye etmeye yöneldi. Doğrusu bu açıdan sol bir görünüm, hem darbenin destek alabilmesi için gerekli idi, hem de toplumsal patlamaları önleyici bir sübap olarak ele alınmış olmalıdır.
Bu darbeye “ilerici” demek, burjuva devleti ve 1960’lı yılların dünyasını anlamamaktır.
Öte yandan 1960 Darbesi’nin işçi sınıfına tanıdığı söylenen (tepeden inme) haklar meselesi de sanıldığı gibi değildir. 1960 sonrası “parlamenter düzene” yeniden dönüldüğü 25 Ekim tarihini 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun çıktığı 15 Temmuz 1963 tarihine bağlayan iki yıllık dönemdeki işçi ve sendika hareketlerini aşağıda aldığımız çizelgeden görmek olanaklıdır.
Tablo 3. 1961-1963 döneminde işçi ve sendika hareketleri

Eylem 1961 1962 1963
Grev – 5 5
Oturma grevi – 2 4
Sakal grevi 7 – –
Sessiz yürüyüş 7 3 2
Miting ve nümayiş 2 3 –
Bildiri, demeç vs. – 109 17
Diğer 4 2 4

Bunlar arasında özellikle 5.000 İzmirli Sümerbank işçisinin yürüyüşü, 150.000 işçinin katıldığı, askerî birliklerle “güvenliği” sağlanan Saraçhane Mitingi, işsizlerin TBMM’ye yürüyüşü ve güvenlik kuvvetleriyle çatışması, Zonguldak Ereğlisi’nde gösteri ile başlayan olaylar, grev kanunu çıkışına kadar süren Kavel Grevi önemlileridir.
Sonuçta grev hakkı, Grev ve Lokavt Yasası biçiminde çıkmıştır. İşte size “verilen hak”. Tersine hak alınmıştır ve mücadele edilen hedefin gerisinde uzlaşılmıştır.
1960 Darbesi’nin anti-Amerikancı olduğu söylenir. Oysa tersine darbe sonrasında “dış yardımlar” oldukça artmıştır. Sadece dış yardımlar mı? 1952’de NATO’ya girme ile başlayan, CIA tarafından Türk-İş’in kurulması gibi uygulamalarla süren, “yeni düzenin” yerleşmesi, 1960 sonrasında, Milli Güvenlik Kurulu, kontr-gerilla organizasyonları, dinin yönlendirmesi için diyanet işleri organizasyonu vb. ile sürmüştür. ABD, rejimi kontrol altına almıştır. Türkeş’in de içinde bulunduğu 1946 yılından beri eğitilmiş subaylar, aslında 1960 Darbesi ile kilit noktalara yerleşmiştir.
1960, sanayi burjuvazisinin iktidar bloğunda hegomen güç haline gelişinin ifadesidir. Darbe, sanayi burjuvazisinin ve uluslararası sermayenin çıkarına, kapitalizmin yolunu açmak için, birçok düzenlemeler gerçekleştirmiştir. İdeolojik alanda ise dincilik karşıtı bir eğilim göstermiştir. Bu eğilim ile kapitalist gelişimin yolunu açma politikasının ilişkisi açıktır. Ayrıca ırkçı ve komünizm karşıtı bir söylem öne çıktığı için, doğal olarak başka bazı yönler geri çekilmiştir. 1980 sonrasında ise Türk-İslam sentezi ile aslında, aynı amaçla, ama daha farklı bir taktik izlenmiştir.
Ancak bu nedenlere dayanarak darbeye “ilericilik”, “devrimcilik” sıfatlarını yakıştırmak doğru değildir. Bunun da ötesinde Türkiye solunun ulusallık ve Kemalizm eğilimleri, orduya anti-emperyalist misyon biçmesi ile 1960 Darbesi’nin ilerici, devrimci olarak tanımlanması birbirine bağlıdır. Bu noktada, Türkiye’de sol hareketin tarihi açısından önemli bir noktayı vurgulamak gerekir. Liberal sol ile burjuva sosyalizmi arasındaki tartışma Türkiye solunun gündemini belirlemiştir. 1920 Burjuva Devrimi’ne bu iki anlayışın bakışını tartışmıştık.
Liberal sol; darbeler özgürlükleri yok eder, vurgusu ile darbeleri ya da siyasal hareketliliğin her türünü sınıf savaşımından, sınıflardan koparır. 1960’ı da bu çerçevede ele alırlar. Konuyu, tüm darbeleri, (1960-1971-1980 darbelerini) asker-sivil çatışmasına indirgerler. Pek çoğu da darbe gerçekleştiğinde onun yılmaz savunucularıdır. Burjuva sosyalizmi ise kapitalizmin kötülüklerinin kapitalizmin iyilikleri tarafından alt edileceğine inanır ve bu inancı işçi sınıfına taşımaya çalışır. Bunlar ise Kemalizm’in sol kanadı olduğuna inanırlar ve bu Kemalist sol kanadı desteklerler. 1960 Darbesi’ne devrimci ya da devrim ünvanını yapıştırırlar. Aynı biçimde olayların, süreçlerin sınıflarla, sınıf savaşımı ile bağını görmezlikten gelirler.
Anti-emperyalist gelenekçi, ilerici ordumuzun cumhuriyeti korumak uğruna Kürt halkını katletmesi hoş görülebilir. Tarihe bakarken iyi dileklerinize kanıtlar ararsanız, ordunun anti-emperyalist niteliğine inanmak için emperyalizme bağımlı olduğunu söylediğiniz bir ülkede, emperyalizmin alkışladığı bir darbeye de devrim diyebilirsiniz. İnsan bir kere bilimi “inanç”a kurban etmeye görsün, artık onun inanmayacağı hiçbir şey yoktur. Aynı biçimde her şeye inanabildiği için inancının da bir değeri yoktur. 1960 Darbesi, nasıl anti-emperyalist bir harekettir ki; NATO’ya bağlılığını ilan etmiş, ABD ile ilişkileri yoğunlaştırmıştır. Darbe ile birlikte, pek çok alanda Alman ekolüne göre biçimlenen gelişim, Amerikan ekolüne göre değiştirilmiştir. Sistem ABD’ye bağlanırken, ekonomik alanda Avrupa sermayesi önde olmak üzere yabancı sermayenin girişi artmıştır. Ülkenin her alanı ABD askerleri ile doldurulmuş, ABD, sistemin tüm kontrolünü ele almıştır.
Türkiye’de gerçekleşen tüm darbeler; 1960 dâhil; ABD denetiminde ve ABD organizasyonu olarak gerçekleşmiştir. Zaten, hepsi de II. Dünya Savaşı sonrasına denk gelir. ABD’nin desteklemediği darbeler ise, bugüne kadar başarısızlığa uğramıştır. ABD dünya ve bölgemizdeki çıkarları ile, ülkemizdeki çıkarları gereği, yeni yapılanmaya ihtiyaç duyduğunda, bu ihtiyaçlarına uygun darbeler organize etmiştir. ABD adına bu topraklarda kâhyalık görevini yerine getiren sivil-asker bürokrasi ya da tekelci burjuvazi, bu darbelerin hep içinde olmuştur.
Burjuva liberaller, darbelerin ABD imalatı olduğunu bilirler. ABD taraftarıdırlar. Onların ağzından Türkiye’deki rejim uygulamalarına karşı pek çok şey duyabilirsiniz. Ama ABD onların kutsal yerleridir. İsterseniz 11 Eylül saldırısı sonrasındaki konuşmalarına bakın, söylemek istediğimizi anlayacaksınız. Bunlar, kalkıp da darbe eleştirileri yapmaya kalktığında, kesinlikle ABD’li efendilerinden bu yönde emirler almışlardır. Ne kadar dolar, o kadar yazı! 1960 Darbesi’ni eleştirenler, 1971 ve 1980 darbelerini yarım ağız eleştirirler. Tersi de doğrudur. Oysa bu darbeler, ABD’nin bölge çıkarları bilinmeden doğru değerlendirilemez.
1960 Darbesi kapitalizmin önünü açarken, radikal bir değişiklik mi yarattı? Kesinlikle hayır. Darbe, iktidar bloğu içinde hegomen gücün değişimini sağlarken, halkı, işçi sınıfını etkisizleştirerek, yanına alarak siyasal iktidarın gücünü arttırdı. Yoksa radikal toprak ve tarım düzenlemelerine geçmedi. Öyle ki, 1920 Burjuva Devrimi’nin üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen, toprağı vergilendirmekten bile kaçındı. Bunun yerine, yine kapitalizmin tedricî gelişimine uygun hızlandırmalar, teşvikler getirmeye çalıştı. 1950’lerde hızlandırdığı iç pazarın genişletilmesi ve bütünleştirilmesine devam etti. Büyüyen sanayi için köyden kente göçü hızlandırdı. Böylece ayrışmaya başlayan geniş kesimleri, yoksullaşan köylülüğün patlamasının önüne de geçmiş oldu. Tarım ve ticaret burjuvazisinin, iktidarın hegomen gücü olduğu bir ülkedeki hukuksal düzenleme ile sanayi burjuvazisinin iktidar bloğunun hegomen gücü olduğu bir ülkedeki hukuksal düzenleme arasındaki fark, ancak öz görülmediğinde bu derecede abartılabilir.
Demek ki 1960 Darbesi, aslında 1945 sonrasında başlayan, ABD hegemonyasındaki sistemin gereklerine uygun düzenlemeleri yapmıştır. Buna uygun içeride de adımlar atılmıştır. 1952’de Türk-İş’in kurulması, nasıl ki, işçi sınıfının mücadelesini desteklemek için vb. değil ise, tersine onu kontrol altında tutmak ise; 1960 ile başlayan süreç de, ABD hegemonyasına uygun bir yeni biçimleme, yeni dizayn yapma girişimidir. MGK, diyanet işlerinin yeniden organizasyonu, Devlet Planlama’nın organizasyonu ve sistem içinde bazı kadroların tasfiyesi, tüm bunlar, aslında ABD’nin 1945 sonrasında yapmaya çalıştığı, istediği vb. şeylerdir ve Darbe bunları tek tek yerine getirmiştir.
Sistem, zaman zaman bu tip yeni dizaynlara yönelebilmektedir. Bu “demokratikleşme” vb. değildir. Bu sistemin ihtiyaçlarına uygun yeniden yapılanmadır. 1960 Darbesi ile TC devleti, yeniden organize edilmiştir. Paramiliter güçler, kontr-gerilla vb. asıl olarak bu tarihlerden sonra geliştirilmiştir. Din, devlet tarafından daha etkili kullanılacak biçimde ele alınmıştır. Alman hegemonyasına ait kalıntılar yok edilirken, buna “demokrasi” denilmiş olması anlaşılmaz değildir. Tüm bunlar yapılırken, içeride egemen sınıfın içindeki değişim, dönüşüm de devreye girmiştir. Doğal olanı da budur. Sadece, 1960’ta sistem, bunu darbe olmaksızın gerçekleştirememiştir. Bu da sistemin gücünün değil, güçsüzlüğünün kanıtıdır.
1950’lerden başlayarak, II. Dünya Savaşı’nın galibi SSCB’nin etkisi ile dünyada “demokrasi” havası esmekteydi. Bu havaya uygunmuş gibi gerçekleşen darbe, gerçekte, Türkiye’yi, SSCB’ye karşı daha örgütlü bir alan haline getirmeye çalışmıştır. 1960 sonrasında, MHP, bir paramiliter güç olarak örgütlenmeye başlamıştır, kontr-gerillanın temelleri 1950’lerde, komünizme karşı mücadele mantığı ile atılırken, aslında 1960 sonrasında esas gelişimini sağlamıştır.

Türkiye’de Tekelci Kapitalizm
1960 sonrası dönem, sanayi sermayesinin topluma ve devlete damgasını vurduğu dönemdir. Bu dönem sonrası kapitalist gelişim tekelci bir yön almıştır. Aslında en başından beri, zaten “serbest rekabetçi” kapitalizmin olmadığı bir sömürgedir burası. Emperyalizmin egemenliği altında, o çağda, yeterince sermayenin güçlü olmadığı parçalarda bile kapitalist gelişim, tekelciliğin özelliklerini göstermeye başlar. Ama 1960 sonrasında sanayileşmede hızlanma başlamış, sermayede büyüme gerçekleşmiştir. Bunda devletin özel önemde bir rolü olmuştur. Sanayi Kalkınma Bankası incelenirse, bu durum daha iyi anlaşılır.
Türkiye, kapitalist gelişimine, dünya kapitalizminin tekelci aşamasına yükselmiş olduğu bir dönemde başlamıştır. Bütüne egemen olan, tüm özgünlüklerine rağmen parçaya da egemendir. Kapitalizmin geri kalmış niteliği, sermaye birikiminin yetersizliğine rağmen, 1908 sonrasında A.Ş.’lerin sayısındaki artış bunun göstergesidir. Bu eğilim 1923 sonrasında daha da artmıştır.
Kuşku yok ki bizim kastettiğimiz anlamda tekelleşme 1960 sonrasına rastlar. Kapitalist gelişimin ilk evrelerini anlamak, tekelleşmenin Batı’dakinden farklı geliştiğini anlamanın yoludur. Öncelikle tekel ve tekelleşme üzerinde durmak gerekir.
Tekelleşme kapitalizmden bir sapma olarak ele alınmamalıdır. Tersine tekelcilik kapitalizmin iç çelişkilerinden, işleyiş yasasından doğar. Tekelciliğin kapitalizmi bozduğu söylenir, tersine tekelcilik kapitalizmi bozmaz. Kapitalizmin özünün daha iyi ifade edildiği biçim tekelciliktir.
Bazı iktisatçılar tekeli bir piyasa biçimi olarak ele almakta ve eğer bir piyasada tek bir firma egemense, o zaman tekel var demektedirler. Oysa tekelcilik bir piyasa biçimi olmadığı gibi, birkaç firmanın egemenliğini de (bir piyasada) ifade edebilir. Marksist literatürde tekel, sermayenin, üretimin merkezîleşmesi ve yoğunlaşması ile doğrudan bağlıdır.
Dolayısıyla tekelleşme belli düzeyde bir yoğunlaşmaya dayanır. Bu yoğunlaşma ve merkezîleşme ise kapitalizmin iç yasalarının ürünüdür. Yoksa kötü niyetli birilerinin çabalarının sonucu değildir.
Kapitalizmin iç yasaları nedeniyle giderek yoğunlaşan sermaye ve üretim, beraberinde yoğun bir rekabetin de etkisiyle sermayenin merkezîleşmesini getirir.
Türkiye’de tekelleşme, Batı’dan farklı olarak ve emperyalist aşamada kapitalizmin genel karakterine uygun olarak, “serbest rekabeti” yaşamadan gelişmiştir. Bazı kesimler Türkiye’de kapitalizmin bugün bile var olmadığını, dolayısıyla gerçek anlamda tekelci bir yapılanmanın var olmadığını söylemektedirler. Bu iddia, sonuçta kapitalizmi geliştirdiği için, Özal’ın desteklenmesi ile tamamlanmaktadır.
Sanayi alanında yoğunlaşma en çok 1960 sonrası dönemde yaşanmıştır.
Bu dönemin en önemli özelliği yüksek gümrük duvarları ile sanayide tekelciliğin gelişmesi ve iç pazarın genişletilmesinin sürmesidir. Bu “ithal ikameci sanayileşme”, temel olarak tüketim maddeleri üreten sektörlerde yoğunlaşmıştır.
1980 sonrasını da kapsayan son çalışmalarda 115 sektörün %93,9’unda (108 sektörde) sektörün en büyük dört firmasının pazar payının %50’nin üzerinde olduğu saptanmaktadır. Bu firmaların hemen tümü 500 ve daha fazla kişi çalıştırmaktadır. Bu yüksek oranlı bir tekelleşme işaretidir.
Tekelleşmeyi sadece imalat sanayiinde incelemek yeterli değildir. Bu, olayın bir yönüdür. Aynı durum, yani tekelleşme süreci, finans ve bankacılıkta da söz konusudur. Ödünç para hareketini ve halkın tasarruflarını tekellerin hizmetine sunma görevini yürüten iki önemli yasal kurum; banka ve sigorta şirketleridir.
51 mevduat bankası içinde 10 bankanın 1987’deki durumu şöyledir (1987 verileriyle):
10 banka toplam aktiflerin %79,3’ünü
10 banka toplam mevduatın %84,2’sini
10 banka toplam kredilerin %80,2’sini
10 banka toplam kârın %72,3’ünü denetlemektedir.
Toplam banka personelinin %84,5’i bu 10 bankada çalışırken, toplam banka şubelerinin %84,4’ü bu 10 bankanındır (Bakınız. T. İş Bankası İktisadi Araştırmalar Müdürlüğü, Türkiye’de Mevduat Kabul Eden Bankaların Bilançoları, 31 Aralık Tarihi İtibariyle İş Bülteni, s. 1988/1 Özel Ek).
Diğer açılardan da bu tam bir pazar hâkimiyetidir. Okuyucu, bankacılık ile ilgili, daha güncel veriler elde edebilir. Bu çalışmanın yazıldığı dönem sonrasında, 1990 ve 2000’lerde pek çok değişiklik, kriz ve yeni yoğunlaşmalar yaşanmıştır. Türkiye’de bankaların pek çoğu, artık yabancı ortaklıdır. Bu konuda son derece fazla veri olduğu halde, biz bu çalışmayı yeni baskıya hazırlarken (2010 sonu), bu verileri de eklemeyi gerekli görmedik. Zira bu alanda çalışmaların güncellenmesi ayrı bir konudur ve sürekli yapılmalıdır.
Türkiye’de faaliyet gösteren (1989 yılında) 33 sigorta şirketi, 24 holding ve bankaya aittir. Bankaların birçoğu, diğer bir bankanın iştiraki iken, bunlar aynı zamanda sanayi şirketlerinin de ortaklarıdır.
Banka ve sanayi sermayesi iç içe geçmiştir. Banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesi ya da finans kapitalin oluşumu temel olarak holdingleşme biçimindedir. Bunun yanısıra banka çevresinde toplanma (İş Bankası örneği) biçimi de görülmektedir.
Türkiye’de holdinglerin gelişimi, 1961 yılında çıkan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu (GVK) ile başlar. Burada tüzel kişilere ödenen kâr payının vergi dışı bırakılması söz konusudur. Koç, durumu şöyle özetliyor:
“Çift stopaj vergisi bir holding kurulmasına uymadığı için, yıllarca hususi bir kanun çıkarılması için uğraştık. Muvaffak olamadık. En nihayet 1961 yılında çift stopajın kalkması ile holding kurma teşebbüslerini hızlandırdık ve kurduk.”
1972 yılında holding sayısı 34 iken, 1975’te 150’ye ulaşmıştır.
Dünya kapitalist ülkelerine bakıldığında, kartel, konzern ve holding biçimleri ile mali sermayenin oluşumuna rastlanmaktadır.
Özü hep aynı olan bu biçimlerden Türkiye’de en yaygını holdingdir. Aynı durum ABD ve İsviçre için de söz konusudur.
Holding yolu ile bir üretim dalının tüm aşamalarında (hammadde tedariki, üretim, pazarlama) tekelci egemenliği pekiştirecek şekilde organize olmak yaygın bir örnektir. Yine holding sistemi aynı sektörde birden çok firma ile var olmayı sağlamaktadır. Bu durum aslında tekelci rekabetin de unsurudur.
Türkiye’de 1960 sonrasında, sanayi sermayesinin egemenliğinin gelişmesi ile yol alan tekelleşme, aynı zamanda finans kapitalin oluşumunu da başlatıyor.
Türkiye’de kapitalizmin serbest rekabet yolu ile gelişemediği düşünülürse, tekelleşmenin çok eskiden de var olduğu söylenemez mi? Aslında böylesi görüşler vardır. Bu görüşlere göre tekelleşme “eskiden beri” vardır. Oysa bizim anladığımız anlamda tekelleşme belli bir yoğunlaşmaya dayanmaktadır. Bu nedenle kapitalizmin karakteristik bir özelliğidir. Türkiye’de serbest rekabetin sonucu olarak tekelleşmenin oluşmuş olmaması en başından beri tekelleşmenin var olduğunu göstermez. Ancak kuşku yok ki, bu özellik tekelleşmenin gelişim özelliklerini etkilemiştir. Tekelleşmenin hızlanması ile birlikte holding biçimi öne çıktı. Böylece bazı sanayi dalları ile birlikte, neredeyse sanayinin gelişim anından başlayarak tekelci egemenlik yol almaya başladı. 1960 sonrasında aynı zamanda yabancı sermaye yatırımları artmaya başlamıştır.
1980’lere kadar, bir-iki örnek dışında, finans kapitalin bileşimi yabancı sermaye-sanayi sermayesi, yabancı sermaye-devlet, sanayi sermayesi-banka sermayesi vb. şeklinde ikili biçimlerde örgütlenmişti. Tekelci sermayenin bu dört ayağının birlikte aynı firmada örgütlendikleri örneklere çok az rastlanmaktaydı. Bu yapının 1980 sonrası değiştiği açıktır.
Demek ki tekelleşmenin belirgin bir özelliği, serbest rekabete dayanmamasıdır. Bir diğer özelliği tekelleşmenin yabancı sermaye ile ilişkisidir. Bu ilişkinin başka biçimleri, yabancı sermaye ortaklığı, patent, lisans, know-how olarak sıralanabilir. Bugün hemen hemen tekelci her firma bu dört biçimden biri yolu ile yabancı sermaye ile bağlantılıdır. Özellikle 1946’dan bu yana, sanayi sermayesinin attığı her adımda bu özelliği görmek mümkündür.
Üçüncü özellik ikinci özellikle birlikte ele alınabilir. Tekelleşme, yabancı sermaye ve devletle iç içe gelişmiştir. İlk birikimini ticaretten, özellikle devlete yaptığı satışlardan, devlet müteahhitliğinden sağlayan Koç, 1950’lerden sonra yine devletle bağlarını koparmadan sanayiciliğe geçiş yapmış ve o güne kadar acentası, temsilcisi olduğu yabancı şirketlerle işbirliğini sanayicilik yoluyla geliştirmiştir.
1950 öncesinde yabancı sermaye ile ilişki, devletin sonsuz koruyucu desteği altında acentalık, temsilcilik biçimindeyken, 1960 sonrası bu ilişki, yine devletin yardımlarını da alarak, ortaklık biçiminde gelişmeye yönelmiştir.
Birkaç örnekle bu ilişkiler görülebilir. Margarin üretiminde yer alan iki yabancı sermayeli kuruluş Ünilever-İş ve Turyağ’dır. Yalnızca Ünilever-İş’in 1987’deki pazar payı %60’tır. Temizlik maddeleri üreten ve pazarın %90’ını paylaşan (Lever-İş, Turyağ, Başer-Colgate, Mintax) dört firma da yabancı ortaklıdır. Temizlik kâğıdında pazarın %70’ini elinde tutan firma (İpek Kâğıt), oto lastiği sektörünü paylaşan Brisa, Good Year ve T. Pirelli, ilaç sektörünün devlerinden Roche, Hoescht, Bayer Türk yabancı ortaklıdır. İlaç sektöründe tüm firmalar patent ile çalışmaktadır. Cam sektörünü tekelinde tutan Şişe Cam’ın en büyük iki firması IFC ile ortaktır. Boru sektöründe Borusan Gemlik Boru, Mannesmann, Sümerbank, transformatörde AEG-ETİ, ABB-Esaş, otomobilde Tofaş, Oyak-Renault, Otosan, T. Traktör, Otomarsan yabancı ortaklıdır. Boyada DYO-Sadolin, telefon santrali ve haberleşmede Netaş, Teletaş, beyaz eşya sektöründe Profilo, AEG, Vestel yabancı sermayelidir. Elektronik üretimi için benzer şeyler söylenebilir. Bu listeyi uzatmak mümkündür.
Tekelleşmenin bir diğer özelliğinin, onun finans kapitale yükselme süresinin kısalığıdır.


Türkiye’de Finans Kapitalin Oluşumu
Finans kapital, tekelci banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesini ifade etmektedir. Burada birinin diğeri üzerinde egemenliği değildir söz konusu olan. İç içe geçme bunu anlatmaktadır.
Türkiye’de finans kapitalin oluşumu temel olarak iki yol izlemiştir. Birinci yolda, tekelci grubun kendi bankasını kurması söz konusudur. Sabancı-Akbank, Çukurova-Yapı Kredi gibi örnekler bu grubu temsil eder.
İkinci yolda ise bankanın sanayi şirketlerine sahip olması söz konusudur. Türkiye İş Bankası bunun en açık örneğidir.
Tüm bu süreçte devlet aktif bir rol oynamıştır. Devletin bu rolünü anlamak için 1950 yılında kurulan Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası A.Ş. (TSKB) örneğini incelemek, biraz uzun da olsa faydalı olacaktır. TSKB’nin ana sözleşmesine göre amaçları:
– Türkiye’de öncelikle sanayi olmak üzere bütün ekonomik sektörlerde özel girişimin yeni, genişleme ve modernizasyon yatırımlarını desteklemek.
– Yabancı ve yerli sermayenin, Türkiye’de kurulu veya kurulacak şirketlere iştirakine yardımcı olmak.
– Ülkede sermaye piyasasının genişlemesine yardım etmek ve sermaye piyasası araçlarının özel mülkiyette bulunmasını desteklemek (Bakınız, TSKB A.Ş., TSKB 1988 Faaliyet Raporu, s. 4).
TSKB’nin ortakları arasında şunları gözlemek mümkün; Banka Di Roma, Hollantse Bank, Banca Commerciale İtalyane, Selanik ve Osmanlı Bankaları, Türkiye İş Bankası A.Ş., Ziraat Bankası A.Ş., Türk Ticaret Bankası A.Ş., Akbank A.Ş., Vakıflar Bankası A.Ş., İstanbul Sanayi ve Ticaret Odaları, Çukurova Sanayi İşletmeleri ile Çukurova Grubu, Mensucat Santral ile Bezmenler, Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı, Hacı Ömer Sabancı, Macit Duraiz ve diğerleri.
Bugün Türkiye’nin en önemli holdinglerinin temelleri 1950 sonrasında TSKB’nin destekleriyle atılmıştır.
“Yaşar ailesi, yeni kurulan TSKB’den sanayi kredisi alacak ve Danimarkalı ortaklarıyla DYO Vernik ve Reçine Fab. Ltd. Şti’ni kuracaktı. 1950’lere kadar atölye tipi üretimli yünlü tekstilde faaliyet gösteren Dinçkök’ler 1950’lerin başlarında TSKB’den aldıkları kredilerle bu işi fabrika ölçeğinde genişletecekler, 1952’de faaliyete geçen Aksu’yu, 1955’te Dinarsu’nun kuruluşu izleyecekti… TSKB’den aldığı kredi ile Levent’te kurulan ilaç fabrikası Eczacıbaşı Topluluğu’nun çekirdeğini oluşturacaktı… DP iktidarının da desteklediği proje ile Bodurlar, Etibank’ın da ortaklığı ile bu dönemde gelişeceklerdi.” (Bakınız, M. Sönmez, Kırk Haramiler, Türkiye’de Holdingler, İstanbul 1987, Gözlem Yayıncılık, s. 255-287).
TSKB örneği hem 1950’leri anlamanın ve dolayısıyla 1960 Darbesi ile iktidarın hegomen gücü olan sanayi sermayesinin tekelci nitelikte gelişimini gösterir, hem de finans kapitalin oluşum sürecinin özelliklerine ışık tutar.
Banka çevresinde finans kapitalin oluşumuna en iyi örneği İş Bankası oluşturmaktadır. İş Bankası 8 ayrı sanayi dalında 36 şirketin hissedarıdır. Bunun dışında banka ve sigorta şirketlerinin bazılarının da hissedarıdır. İş Bankası kadar “meşhur” olmayan Türk Ticaret Bankası ise 31 sanayi şirketinin ortağıdır. Ayrıca banka ve sigorta şirketi iştirakleri de vardır. İş Bankası’nın sigorta şirketlerinden Anadolu Sigorta’nın 43 sanayi iştiraki vardır.
Tekelci kapitalizm ile banka, klasik aracı rolünü artık göstermelik yapar. Banka tüm olanakları ile tekelci yapılanmanın içindedir.
Finans kapitalin oluşumunda bir üçüncü yol olarak bilinen kişiler aracılığı ile birleşmeye Türkiye’de çok yaygın olmasa da rastlanmaktadır.
1980 sonrası finans kapital; banka sermayesi, tekelci sanayi sermayesi, devlet sermayesi ve yabancı sermaye ayakları üstüne oturmaya başlamıştır. Özelleştirme ve şirket kurtarma yolu ile sermaye, şirketler bazında dörtlü ayak üzerinde oturmaktadır. Yani tek tek şirketlerin kârlarını maksimize etmek için bile yabancı sermaye, devlet ve özel sermaye birlikte hareket etmek durumundadır. Bunun ekonomik anlamı tekelci sermayenin ahtapot kolları ile, devletin tüm olanaklarının biraraya gelmesi, hiçbir engel koymaksızın birleşmesidir. Siyasal anlam ise anti-tekel, anti-emperyalist vurguları ile savunulan demokratik devrim türlerinin anlamsızlığının bin kat daha netleşmesidir. Türkiye’de tekellerden bağımsız emperyalizm, emperyalizmden bağımsız kapitalizm yoktur, olamaz. Anti-faşist, anti-tekel, anti-emperyalist vurguları altında yeniden canlandırılmaya çalışılan demokratlık, tekelciliğin anlaşılmamasının ifadesidir. Devlet yerli ve yabancı sermaye ile öylesine iç içe geçmiştir ki, sıradan bir ekonomik istem, karşısında ekonomik ya da siyasal nedenlerden ötürü devleti bulmaktadır. Eğer ekonomik istikrarı olmayan bir ülkede yaşıyorsanız, her ekonomik hak arama eyleminin karşısında polisi-ordusu-basını-sendikası ile devleti görürsünüz.
Bu durumun kavranmasının önemli olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle uzun olsa da aşağıdaki örnekleri sunmak istiyoruz. Bazı (bulunduğu sektörde) önemli firmaların 1988 yılı itibariyle ortaklık yapıları şöyledir.
Tablo 4

FİRMALAR ORTAKLAR *
Tofaş Fiat Auto SpA, Koç, MKEK, İş Bankası
Goodyear Goodyear, Koç, Oyak
Oyak-Reault Regie N.D. Renault, Oyak, Yapı ve Kredi
Tam Gıda Eti Grubu, Oyak, İslam Kalkınma Bankası (İKB)
Altın Yunus İş Bankası, Koç, DanimarkalI Ortak, Yaşar Hold.
Güneş Tohum Lever-İş, Interstate Sead Co, Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Koop. Birliği
Dosan Unilever, İş Bankası, Eczacıbaşı
Dosan Çay Fab Unilever, Lipton, Brooke Bend
Artema Thyssen, İKB, TSKB, Eczacıbaşı
Metaş Metal Fred Sarı, Özsaruhanlar
Otomarsan Daimler Benz, Mengerler, Has’lar, İş Bankası, Akmasan (devlet), Kara Kuv. Güç. Vakfı, Suudi National Otomobile
Arçelik Koç, Akmosan (devlet), DMO (devlet)
Aselsan KKGV, DKGV, HKGV, PTT, Oyak
Bolu Çimento Oyak, T. Çimento ve Toprak San. **
Cam Elyaf Otosan, T. İş Bankası, Şişe Cam, TSKB
Çelik Halat Tel TEK, TSKB, İş Bankası, Nuri Rodop, Yatırımlar Holding, Akbank
Çimsa Akbank, Çukurova Çimento, Akbank Mensupları Tekaüt Sandığı, Sabancı Holding, Akçimento
DÖKTAŞ Koç, Uzel, Tatko
DYO-SADOLİN Sadolin And Hombland, Yaşar Holding, Yasaş ve Diğerleri
EGE GÜBRE İş Bankası, Tütüncüler Bankası, Yaşar Hol.
NASAŞ TSKB, Santral Holding ve Diğerleri, Ak bank, TSKB, European Alüminyum, Çelik Motor
Otosan Ford, Koç
Pınar Süt Tütüncüler Bank, Yaşar Bank, Koç, İş Bankası
Sifaş Kutlutaş, Sümerbank
Oyak Sigorta Oyak, Anadolu Bankası
Çanakkale Seramik Bodur Grubu, TEK
AEG-ETİ AEG (Alman), TEK
Polylen-İplik Sifaş Sentetik İplik, İş Bankası
Sifaş Sentetik Kutlutaş, Taylan Hol. H. Narin, Sümerbank
Fruko-Tamek Tamek Grubu, Ziraat Bankası
Akdeniz Gübre İş Bankası, Kuveyt, Tüsaş
Brisa Sabancı, Bridgestone
BMC Çukurova Hold. British Leyland
Çayeli Bank ABD, Etibank, Gama
Çukurova Elektrik Toplu Kon. K.O. Türkbank, Akbank, İş Bank., Çukurova Em. San. Eczacıbaşı, Sabancı Hol. Karaahmet Ailesi, Ramazanoğlu Ailesi, Sadi Eliyeşil, İbrahim Günay
Elitaş Fransa, İş Bankası
Gentaş TSKB, DESİYAB, F. Almanya, Sümerbank, Hektaş
İpek Kağıt James River, Eczacıbaşı
Kontur Holding T. Kalkınma Vakfı, Hollanda Kalkınma Bankası, T. Kalkınma Bankası, İstanbul Mahle Piston, İş Bankası, Dereli Grubu, Vakıflar Bankası
Teletaş PTT, Bell Telphone, STFA, Vakıflar Bankası, Ray Sigorta
Türk Pirelli Pirelli SpA, S.I.Pirelli SpA, İş Bankası, Eczacıbaşı
T. Siemens Siemens A.G, Siemens, R. Koç
Susa Sabancı, Shell
TAT Konserve Koç, Kagomeco Ltd., T. Şeker Fab.
Migros Koç, Et Balık Kurumu, TMO, Ziraat Bank.
Türk Kablo Fransa, TEK, Yapı ve Kredi
Türk Traktör İtalya, Koç, TZDK, MKEK, Ziraat Bankası

() Ortaklar en büyük paydan en küçük paya göre sıralanmıştır. (*) Fransızlara satıldı.
1983 yılında Koç, Sabancı, Çukurova, Enka, Ercan, Kutlutaş, Profilo, Anadolu Endüstri, Eczacıbaşı ve Transtürk’ten oluşan 10 holdingin cirosu, TC devletinin bütçe ve gelirlerinin yarısına yakın. Bu, sermaye yoğunlaşmasından öte tekelci egemenliği gösteriyor. 1988 yılında ise devletin bütçe gelirleri toplam 17 trilyon 216 milyar TL’dir. 1988’de Koç, Sabancı, Şişe Cam ve Yaşar Grubu’nun cirosu 17 trilyon 300 milyardır. Yani dört holdingin cirosu, TC devletinin bütçe gelirlerini aşmıştır.

Tekelci Kârın Kaynakları
Tekelleşme ve tekelci kapitalizm sömürüyü yoğunlaştırmakla kalmaz, aynı zamanda sömürüyü geniş katmanlara yayar. Çağımızda işçi sınıfının yapısında meydana gelen gelişmelerle ilgili tartışmalarda, ekonomik ve nesnel düzeyde bu noktanın ciddi önemi vardır.
Doğada hiçbir şey birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Hele hele toplumda bu daha da geçerlidir. Örneğin kapitalizmde küçük burjuvazi ile işçi sınıfı kesin çizgilerle birbirinden ayrılmamaktadır (Burada yoksul köylülük küçük burjuvazi içinde ele alınmıştır). Elbette işçi sınıfı ile küçük burjuvaziyi birbirinden ayıracak kategorilerimizin olmadığı kastedilmiyor. Kelimenin tam da pratik anlamında bu böyledir. Tekelleşme sömürüyü geniş kitlelere yayarak bu süreci, küçük burjuvazinin yıkımını hızlandırmaktadır.
Tekelleşme ve tekelci kapitalizmi ekonomik bir gelişme/değişmeye indirgeyen ekonomist ve metafizik bakış açısı içinde kalındığı sürece, tekelci kârın kaynaklarını ya incelemeye gerek kalmamaktadır ya da tekelleşme sürecinin bütünü gibi tekelci kâr ve bunun kaynakları da siyasal sonuçlarından arındırılmaktadır.
Böylelikle tekelci kapitalizmin özellikleri ile sınıf savaşımını birbirinden bağımsızlaştırmakta, geriye ise parçalara bakıp parçaları bütün ilan etmek kalmaktadır.
Sosyalizm ve kapitalizmi, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki kavgayı ekonomik gelişmeye, kalkınmaya indirgeyen mantık, aynı biçimde hem emperyalizmi, hem tekelleşmeyi ve tekelci kapitalizmi (salt) bir ekonomik olgu olarak ele aldı.
Tekelleşme, emeğin ve sermayenin yoğunlaşması yolu ile sömürüyü, sömürü oranını artırmaktadır. Tekel, sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesinin ifadesi olarak ortaya çıkar. Sermayenin yoğunlaşması, emeğin yoğunlaşması sömürü oranını artırmaktadır. Öyle ki emperyalist merkezlerde emeğin yoğunlaşmasını önlemek amacıyla gereken yapılmaktadır. Bir yönü ile bu amaca (yoğunlaşmayı önlemek amacına) dönük grevler, gerçekte ücret artışını temel alan grevlere oranla daha etkili olabilme potansiyeline sahiptir kanısındayız. Çünkü tekelci kârın ana kaynağı bu yoğunlaşmadır. Öyle ki emek sürecinin denetimi üzerine geliştirilen sistemler ile insanları tepkisizleştirmenin, sürüleştirmenin temeli oluşturulmaktadır.
Gerçekte tekelci kâra kaynaklık eden bu yoğunlaşmaya sadece ekonomist bir bakışla yaklaşmak tekelciliği ve kapitalizmin kendisini anlamamak olacaktır. Bir örnek işimizi kolaylaştıracaktır.
Yüzyılın başlarında Ford, 7 kişinin patronuydu. Ona çalışan 7 kişi ise bir otomobili, aşağı-yukarı baştan sona kadar üretebilecek nitelikteydi.
Şimdi ise herhangi bir otomobil fabrikasında hiçbir işçi, otomobili baştan sona üretebilecek bilgiye sahip değildir. İşleri bölünmüştür ve sadece kendi işlerini yaparlar, örneğin yürüyen şerit üzerinde bir vida sıkarlar. İşleri budur.
İki örnekte değişen nedir? Her iki örnekte de işçiler kapitaliste çalışmaktadır. Ancak buna rağmen değişiklik “teknolojik farklılık” olarak gösterilemeyecek kadar önemlidir. Sınıf savaşımının da etkisiyle kapitalizm kendisi için en uygun teknolojileri geliştirir. Burada sınıf savaşımının rolünü anlamak için biraz daha açalım. Çünkü iddiamız siyasaldır, diyoruz ki, teknolojinin organize edilmesi, kullanılması sınıfsaldır.
Kapitalist üretimin amacı artı-değer elde etmektir, kârdır. Artı-değer ne makinadan, ne doğadan (toprak, hammadde) elde edilir. Bunlar üretime girdikleri değerle üretimden çıkarlar. Artı-değeri yaratan emektir. Kapitalist emeğe, ücretini ödediği işgücü şeklinde, belli bir süre için (diyelim ki 8 saat) sahip olur. Bu ücret karşılığında, o süre boyunca emekçinin ürettiği her şeye kapitalist tarafından el konur. Bu, yürüyen şeritli üretimde de ondan önce de böyledir.
Kapitalist, bir işçinin zamanını ne kadar denetleyebilirse kârını o kadar arttırma olanağına sahip olacaktır. 1900’lerin başlarında Ford için çalışan işçiler kalifiye işçilerdi. Onların yerine yenisini koyabilmek o kadar kolay olmuyordu. Bu durumda “zavallı” Ford kendini işçilere bağımlı hissetmiş olmalıdır. Bu aynı zamanda onların çalışma zamanını yeterince denetleyememek anlamına gelir. Bu, elbette her kapitalist için can sıkıcı bir durumdur.
Oysa “bant sistemi”nde kapitalist bir yandan vasıflı işçiye gerek duymayacak noktaya gelmiştir ve istediği işçinin yenisini hemen işe alabilmektedir, diğer yandan onların 8 saatini nasıl kullanacaklarını tümüyle belirlemektedir. Demek ki artık hem yedek sanayi ordusu daha işlevlidir, hem de işçilerin 8 saati daha çok kapitalistlerindir.
Kitle üretimi bir yandan emeği vasıfsızlaştırırken, diğer yandan da emekçiyi makinanın bir uzantısı haline getirmiştir. Yani emekçinin kapitaliste mutlak bağımlılığı artmıştır. Öte yandan emekçi emeğinin ürününe bin kat daha fazla yabancılaşmıştır. Öyle ki, yürüyen bant üzerinde vidasını sıktığı ürünü, kendisinin ürettiğine bile şüphe ile bakmaktadır. “Büyük” makinaların sahibi kapitalistin varlığı üretim için vazgeçilmez gibi görünmekte, kendi rolü ve kendisi sürekli “küçülmekte”. Yürüyen bant üzerinde işlerin bölünmesi, bilince de yansıyor. Bakış, yerini parçalar hakkında hiçbir genelle bütünleşmeyen bilgilere bırakmaktadır.
Kapitalist, büyük kitleler halinde üretime yöneldiğinde o metaları satabilmesi de gerekir. Bunun için talebi yönlendirilmesi, tüketimin planlanması gerekir. İşte bu noktada tekelci devlet tüm ideolojik mekanizmalarıyla devreye girmektedir. Tüketim toplumu ideolojisi “kitlesel üretim”in bir yansımasıdır. Üretim sürecindeki yaratıcılığı yok edilmiş, sermayeye mutlak bağımlılığı artırılmış olan emekçi, ne zaman ne tüketeceği belirlenmiş, tam anlamıyla bir nesne konumundadır.
Tekelci sistemde insan bir tüketicidir. Bilincin yerini güdü, inadın yerini boyun eğme, paylaşmanın ve özverinin yerini bencillik ve rahata düşkünlük almaktadır. Üretimdeki yabancılaşma, yeniden ve daha gelişmiş düzeyde üretilmektedir. Tüketim; insana varlığının, toplumdaki yerinin göstergesi haline gelmiştir. Böylesi bir toplumun ayrılmaz parçası, devlet eliyle yürütülen terör ve korku üretimidir.
Sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşlarının tarihidir. Aslında teknik bir değişiklik olsa da yukarıda anlatılanlarda ulusal ve uluslararası planda yürütülen sınıf savaşımının etkisi büyüktür. Teknolojinin taraflılığı, tekelci kapitalizmin teknolojiyi geliştirip geliştiremeyeceği tartışmasına daha sağlıklı bir bakış için özellikle kavranmalıdır. Tekelci kapitalistlerin kâr hırslarının “insanlığın çıkarı” ile uyumlu olduğu söylenmeden tekelci kapitalizmin üretici güçlerin gelişimini engellediği görmezden gelinemez.
En büyük üretici güç olan insan, tekelci kapitalizmde makinanın bir uzantısıdır, vasıfsızdır, yaratıcılığı yok edilmiştir, tüketim esiridir. Kapitalizmin bu ilişkiler ağına evet demek, insan olmaktan çıkmak, ölmektir.
Tekelci kârın bir diğer kaynağı tekellerin fiyatları belirlemedeki gücüdür. Tekeller üretimi ve fiyatı belirleyerek, serbest rekabetteki fiyatın üzerinde bir fiyatla ürünlerini satarlar. Daha düşük fiyattan çok satmak yerine, atıl kapasite ile çalışmayı tercih ederler. Bu durumda ne talep edilirse ona razı olurlar mı? Bunu söylemek tekelci rekabeti reddetmektir. Tekel, serbest rekabete son verir ama onun yerine tekelci rekabeti koyar. Tekeller bu noktada talebi yönlendirirler. Reklam harcamaları bu işe yarar. Ayrıca atıl kapasite tekellerin, başka firmaların aynı piyasaya girmesini önlemedeki silahlarından biridir.
Tekelleşmenin gelişmesi ile birlikte, tekelci fiyat yolu ile tekeller küçük işletmelerin kârlarının bir bölümüne de el koyarlar. Örneğin oto lastiği için sibop üreten bir kapitalistin pazarı oto lastiği tekelleridir. Burada tekelci firmalar sibop üreticisinin hem üretimini planlar, hem de fiyatını belirler. Bu yolla sibop üreticisinin kârının bir bölümüne el koyarlar.
Tekellerin tekel dışı işletmelerin kârının bir bölümüne el koyması tekelci kârın bir diğer kaynağıdır. Buradan hareketle tekelcilikle birlikte sömürünün toplumun daha geniş kesimlerine yayıldığı ve bu nedenle bazı burjuva kesimleri de içeren anti-tekel bir mücadele ile tekellerin egemenliğinin “sınırlandırılması”nın mümkün olduğu savunulabilmektedir. 1960’lı yıllarda, kaynağını reformist aşamalı devrim teorisinden alan, SBKP’nin statükocu politikasına denk düşen Fransız Komünist Partisi’nce geliştirilen “Fransız Solunun Ortak Hükümet Programı”, anti-tekel ama anti-kapitalist olmayan mücadeleden söz ederken tekellerle tekel dışı burjuva kesimler arasındaki çelişkiyi sınıf savaşımının baş çelişkisi haline getirmekteydi. Gerçekte bu yaklaşım aynı zamanda tekelciliği kapitalizmden ayıran, onu kapitalizmin bir kusuru sayan liberal burjuva anlayışı aşamayan bir anlayıştır. Böylece anti-tekel mücadele, mücadele edecek güçleri genişletme stratejisi adına, sınıfa güvensizliği dile getiren, sınıfı tekellere karşı kapitalizmi savunmaya yönelten, kapitalizmin kusurlarını gidermeyi sosyalizm sayan burjuva sosyalist anlayışı ifade eder.
Öte yandan gerçekten de tekelcilik; işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde sömürünün yoğunlaştırılması, artı-değerin daha fazla bir kesiminin tekelci ilişkiler ağı ile tekellere akıtılması anlamına gelmektedir. Ancak pazar açısından tekellere bağımlı olan, adı üstünde burjuva kesimlerin “bağımsız” siyasal eylemi söz konusu olamaz.
Tekelci kârın kaynaklarından biri de tarımsal kesimden gelmektedir. Tekeller tohum ve gübre sattıkları ve tarlasındaki ürünü satın aldıkları köylü işletmelerinden de ek kâr elde ederler (Onların kârının bir bölümüne el koymak yolu ile). Bu özellikle “tarıma dayalı sanayi” dallarında çok açık görülebilmektedir. Konserve yapımı bir örnektir. Marmara ve Ege’de domates üreticisine giden bir salça fabrikatörü üretimine hiç katılmadan, tarladaki tüm mahsulü satın almaya yönelmektedir. Ürünü satmakta zorluk çekeceğini, bu zorluğa katlanmanın maliyetine katlanamayacağını bilen köylü (ki böyleleri orta ölçekte bir tarım işletmesi, bir kapitalist işletmedir), mahsulün tümünü daha ucuz bir fiyattan satmaya razı gelmektedir. Böylece riskten kurtulmakta, ama ancak ayakta kalabilecek, bir sonraki aynı dönemde aynı mahsulü üretebilecek kadar kâr etmektedir. Öte yandan konserve fabrikatörü başka şirketleri aracılığı ile aynı domates üreticisine “iyi cins tohum” ve gübre satmaktadır. Tekelci firma kendi sattığı malın fiyatını yüksek, satın aldığı domatesin fiyatını düşük düzeyde tutmayı başarmaktadır. Bu durum tarımsal işletme için de uygundur; çünkü, o bir tarla dolusu domatesi başka hangi yolla satabilir? Ya daha güçlü bir finansman gücüne sahip olacak (devletten kredi alması) ya da ürününü düşük fiyattan satacaktır. Böylesi bir noktada hem domates üreticisi hem de salça fabrikatörü açısından “iyi” bir anlaşma yapılmış olmaktadır; öyle ki domates üreticisi kârının bir bölümünden vazgeçmek zorunda kalmaktadır. Aynı firmadan (ya da onun ortak olduğu bir başka firmadan) satın aldığı gübre, traktör, tohum ile de bir sonraki yıl yeniden üretim yapabilmesinin koşullarını oluşturmaktadır.
Tekelci kârın bir başka kaynağı da dolaşım sürecinde oluşur. Bayilik sistemi buna bir örnektir. Beyaz eşya sektöründeki bir tekelci firma ürünlerini bayileri aracılığı ile satmakta, buna karşılık bu bayilere kârından belli bir yüzde (beyaz eşya sektöründe %1115 gibi) vermektedir. Öyleyse nasıl oluyor da tekelci firma ek bir kâr elde ediyor? Birincisi meta halinde elde ettiği artı-değerin paraya (ve sermayeye) dönüşme süreci kısaltmaktadır. İkincisi örneğin 1500 bayisinden her yılın başında 200-500 milyon TL senet toplamakta, bu yolla finansman sorununu çözmektedir. Stoklarını bayilerine aktarmakta, stok maliyetlerini düşürmektedir. Satışlarındaki süreklilik ve planlanabilirliği artırmakta, riskini azaltmakta, rekabetteki gücünü arttırmaktadır. Sermayenin devir hızını artıran bir olanaktır bu ve elbette firmanın kârlılığı üzerinde çok büyük bir katkı demektir.
Burada da bayi ile tekelci firma arasında bir çelişkiden (kârın yüzdesi vb. konularında) söz edilebilir. Ancak bir Arçelik bayisinin Arçelik’e karşı savaşacağını sanmak ve burada (adı demokratik devrim olarak konulsa bile) devrime ittifak aramak tam bir sapkınlıkla, kendi gücüne güvensizliktir.
Devlet tekelci kârın sürekliliğini sağlamakla kalmaz aynı zamanda tekelci kâr için yeni kaynaklar yaratır. Örneğin demir çelik fabrikaları, belli büyüklükteki sanayicilere düşük fiyatlardan satış yaparlar. Örneğin devlet kredileri tekelci kârı artırıcı yönde organize eder vb. Bu sistem içinde tekelci kârın kaynaklarında yeni yollar açılabilir.
Tekelci kapitalizm, kendi işleyişi içinde tekeller için, daha farklı ek kâr kaynakları yaratır. Bu ek kâr, küçümsenir bir kâr değildir.


1960 Sonrası Sınıf Mücadelesi
1960 sonrası bir yandan köylülüğün ayrışması beraberinde süren bir sanayileşme, diğer yandan giderek yoğunlaşan bir sınıf mücadelesi yan yana var olmuştur. Sanayideki işgücünün artması ve giderek büyük fabrikalarda yoğunlaşması işçi sınıfının giderek toplumsal mücadelenin odağına oturmasına yol açmıştır. Bu bir yandan işçi sınıfını çoğaltırken, diğer yandan, kente göçün hızlanması, son derece hareketli bir sosyal yapı meydana getirmiştir. Köylülüğün ayrışması ve kente göç, bir yandan sınıf mücadelesine dinamik emekçi kitleleri katmış, diğer yandan ise bunlar işçi sınıfının içine katılamadığı ölçüde, daha kaypak bir çerçeveye oturmaya başlamıştır.
Öte yandan 1960 sonrası kapitalist gelişimin önünün açılması ile sıkı sıkıya ilişkili olarak esen demokratikleşme rüzgârları solun niceliksel gelişimini etkilemiştir. Bu rüzgârlar, hem dünyada sosyalizmin zaferi nedeni ile esiyordu, hem de faşizm denemesi ile güç kaybeden uluslararası kapitalizm, kendi sistemini güçlendirmek istiyordu. Bu nedenle, yeni bir saldırı dalgası geliştirdiler ve ardında kontr-gerilla örgütlenmelerini gizleyen bir “demokrasi” söylemi öne çıktı. Bugünkü tekelci polis devletinin temelleridir bunlar, o zamandan başlar. Faşizm bir karşı-devrim saldırısı idi, “demokrasi” ise bunun örtülmüş yeni biçimidir.
Konumuza dönersek; bu iki etken 1960-1970 dönemi sınıf mücadelesinin karakterini vermiştir. Kuşku yok ki bu iki etkenin sonuçları ve başka etkenlerle birleşmeleri söz konusudur.
1960 sonrası yaygın çevirilerle Türkiye insanı Marksizm ile tanışmıştır. Ancak bu tanışma daha çok aydın ve öğrenci gençlik içinde kalmıştır. Marksizm işçi sınıfının içine yeterince girememiştir. Böylece 1970, 15-16 Haziranı’na kadar işçi sınıfı ciddi ölçüde kendi gücünü hissettirememiştir.
Sol hareket daha çok aydın ve gençlik hareketi biçiminde gelişirken, işçi hareketinin temel yönü sendikalaşma olmuştur.
Gelişen sol hareket anti-emperyalizm ve demokrasi mücadelesini temel almaktaydı. Bu çerçeve içinde sosyalizm, emperyalizme bağlanmadan planlı bir şekilde kalkınmayı sağlayacak bir model niteliğinde görülerek savunuldu. Öyle ki 1930’lu yıllarda gündeme gelen devletçilik politikası, neredeyse sosyalist olarak nitelenecekti. Demek ki, gerçekte ideolojik netlik henüz sağlanmış değildi.
İşçi hareketi sendikalaşma yönünde küçümsenmeyecek adımlar attı. Solun etkisi ve Türk-İş’in mücadeleyi engelleyici rolünün de etkisiyle DİSK kuruldu. Ancak 1970’in 15-16 Haziranı’nda işçileri sükûnete çağırma konusunda DİSK, Türk-İş’ten ayrılmayacak kadar sendikalist ve reformist karakterdeydi.
1960-1970 döneminde en etkin ve yığınsal sol parti TİP olmuştur. TİP, bu dönemde, özellikle dönemin sonlarında çok daha net anlaşılacağı üzere, burjuva sosyalist bir çizgiye oturmuştur. Sosyalizm vurgusuna rağmen TİP’in görüşleri ile Yön’ün görüşleri arasında çok ciddi paralellikler söz konusudur. Bu paralellikler Kemalizm’e bağlılık ile açıklanabilir. Nitekim dönemin sosyalistlerinin en çok vurgu yaptıkları konular; planlı kalkınma, dengeli büyüme, gelir dağılımının düzeltilmesi vb. gibi konulardır. Dönemin sosyalist hareketi ve Yön aracılığıyla Kemalizm, solun radikalleşmesinin önüne geçmiştir.
Aslında Kemalist etki, kuşku yok ki, 1920’lerden beri sol hareketin illetidir. Türkiye sol hareketi, sınıfa bağımsız politikasını, kendi gündemini taşıyacak kadar düzenden ve Kemalizm’den kopamamıştır. Bunu hiçbir zaman yapamamıştır. 1960-1970 döneminde de bu gerçekleştirilememiştir. Kemalizm, hep bir damar olarak solun içinde yeşertilmiştir. Bu ise devrimci hareketi, bağımsız bir sınıf politikası izleme olanağından yoksun bırakmıştır.
Giderek daha fazla burjuva sosyalist çizgiye oturan TİP hareketine gençlik kesiminden tepki gelmiştir. Dev-Genç bu ortam içinde doğmuştur.
Dev-Genç, TİP’in sağ ve burjuva sosyalist çizgisini reddetmiştir. Ancak geldiği yerde var olan Kemalist gelenekten kurtulamamıştır. İkinci kurtuluş savaşı ile yola çıkış, bu Kemalist etkinin göstergesidir. Ancak Kemalist etkiye rağmen reformizm reddedilmiştir. Dev-Genç, tüm samimiyetine ve devrimciliğine rağmen, bir hareketin, Kemalist diye tanımladığımız burjuva etkiden kurtulamamasının en somut örneğidir. Büyük umut ve kopuş girişimidir ve ideolojik alanda kopuşu bir yana ittiğinden, sadece bir başlangıç yaratmakla kalmıştır.
Bugün bakıldığında reformizmi aşarak, devrimci olmanın ve devrimci bir örgüt yaratmanın önemli bir ayağının teorik kopuş olduğu görülmektedir. Dev-Genç pratikteki radikalliğine rağmen, teoride TİP’ten ve Kemalizm’den kopamamıştır.
Dev-Genç ve devrimci mücadele tarihine kendilerini devrimci inanç ve kararlılıklarıyla yazdıran Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, devrimci mücadeleye pek çok şey kattıkları kuşkusuzdur. Bizce bu katkının en önemli yönü, iktidar mücadelesini ve hedefini en başa koymalarıdır. Dev-Genç tarihteki onurlu yerini bu biçimiyle almıştır, alacaktır. İktidar hedefi olmadan, iktidara uzanmanın mümkün olmadığı açıktır. Yaşam, kazanmak için yola çıkmayana şans tanımamaktadır.
Teoride Kemalizm ise başlıca şu noktada ortaya çıkmaktadır: İkinci kurtuluş savaşı hedefiyle birleşen mücadelenin anti-emperyalist karakterinin başa alınması. Bu, emperyalizmin sanki birkaç vatan haini tarafından Türkiye’ye davet edildiği gibi bir yanılsamaya yol açmaktadır. Emperyalizm çağında, emperyalizmden bağımsız bir kapitalizm yoktur. Bu nedenle anti-emperyalizmi öne çıkarmak, bir abartmadır, Kemalizm’in etkisidir. Üstelik, emperyalist sistemin sosyalizme karşı bir blok oluşturduğu bir dönemde. Kemalizm emperyalizme karşı mücadele vermiş bir sınıfın değil, emperyalizmle uzlaşarak, feodal gericilikle uzlaşarak, işçi sınıfı ve emekçilerin her hak arayışının karşısına dikilerek, halklara katliamlar dayatarak kapitalizmi kurmaya yönelen bir sınıfın kendi düşüncesine verdiği addır. Bir kere bu atlanmaktadır. Kuşku yok ki, kendine Kemalist dediği halde, anti-emperyalist bir mücadelede samimi yer alacak kişiler vardır. Ama onlara, tarihi gerçekleri açık ve net ortaya sererek yaklaşmak gerekir.
MDD tezi de Kemalist bir mantığın, teoride devrimci olamamanın ifadesidir. Hem sosyalizmden söz eden TİP, hem de ona karşı MDD tezini ileri sürenlerin Kemalist olarak nitelenmesi şaşırtıcı değildir.
Pratikte gerçekleştirilen reformizmden kopuş, teoride gerçekleştirilememiştir. Kopuş, tam olamamıştır. Burjuvazi, hareketi hemen boğmanın yollarını aramıştır, hareket, bir süreye sahip olamamıştır.
Bu nokta işçi sınıfına bakışta da görülebilmektedir. İşçi sınıfının öncülüğü teorik düzeye indirilmiş, pratikte ise öğrenci gençlik ve köylülüğe öncülük görevi verilmiştir. Köylülük abartılmıştır. İşçi sınıfı öncülüğünün bu reddedilişi, ona güvensizliğin ifadesidir. Reformizmin işçi sınıfına güvensizliği burada tersten üretilmiş olmaktadır.
MDD, işçi sınıfının öncülüğünün reddi gibi özünde sağ tezlere rağmen, iktidar hedefini başa koyması ve radikal yöntemlerle savaşım Dev-Genç hareketinin önemli bir özelliğidir. 1970 sonrası, izleyicileri, tüm bu saptamaları değiştirecek denli etkide bulunamamışlardır. Olumlu olanı ileri taşımak için, eksik olanların ortaya konup aşılması gerekmektedir.
THKP-C hareketinin 1970 sonrası devamcıları bu konuları aşmada hemen hemen hiç ilerleme sağlayamamıştır. Özellikle 1970 sonrası bu hareketlerde parti ve öncü savaşı üzerinde çok söz söylenmiştir. 1970 sonrası THKP-C hareketlerinde “süreç içinde parti” anlayışında ifadesini bulan bir partisizlik egemen olmuştur. Süreç içinde parti, özünde parti olmamayı savunmaktır. Parti, özne olmayı ifade eder. Süreç içinde özne olma ise, “özne olmak bilincine varmak” gibi bildiğini bilmemezlikten gelme eğilimini taşır. Bu anlayış giderek bir uçta radikalliğin son bulmasına yol açarken (bugünkü haliyle Dev-Yol), diğer uçta bir çözümsüzlüğü ve politik perspektifin kaybedilmesini dayatmıştır.
1970 sonrası oldukça ciddi bir güce erişen Dev-Yol’un, 1980 sonrası nasıl sessiz sedasız “yok” edildiğini anlamak için, bu, özne olmayı sürece bırakma mantığının anlaşılması yeterlidir.
Tüm bunlar, Kemalizm’den, burjuva ideolojisinden tümüyle kopmadan, işçi sınıfının bağımsız politikasını oluşturmanın mümkün olmadığını göstermektedir.
Şimdi bu noktada 1960’lı yılların sonlarında oluşan ve devrimde şiddetin örgütlenmesini (örgütlü silahlı mücadeleyi) öne koyan hareketler üzerinde biraz daha ayrıntılı durmamız gerekiyor. Yukarıda ortaya konulan ana çerçeve, böylece daha da netleşecektir. Özellikle Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya üzerinde durmanın önemli olduğu kesindir. Ayrıca bu iki önderin bıraktığı yazılı malzeme buna olanak da sunmaktadır.
Türkiye devrimcileri geri dönüp baktıklarında, 1968’lerde başlayan bu radikal kopuşa büyük değer vermek zorundadır. Bu deneylerin tartışılması; yüzünü geleceğe, iktidara dönenler için çok önemlidir.
Pratikteki radikalliğe rağmen M. Çayan ve THKP-C, teoride Kemalizm’in ufkunu aşamamıştır. THKP-C sınıflar zeminini terk ediyor, bunun yerine ulusal bir zemine oturuyor. Çayan’ın “2. Ulusal Kurtuluş Savaşı” vurgusu da bunu ifade ediyor. Emperyalizmin rolünün abartılması, emperyalizmin bir iç olgu haline getirilmesi ve ülkenin gizli işgalinden söz edilmesi de bu çerçeveye oturmaktadır. Böylece savaşta anti-emperyalist mücadele, anti-kapitalist mücadeleden bağımsız özel bir yere oturmaktadır.
“Oligarşi içinde bizzat emperyalizm yer aldığı için devrimci savaş sadece sınıfsal planda yürümeyecektir. Savaş sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir. Şüphesiz oligarşik devlet cihazının militarize gücü yetersiz kalıp, Amerikan ordularının açıkça savaş içinde yer almasına kadar, sınıfsal yan ağır basacaktır.” (M. Çayan, Toplu Yazılar, Devrimci Yol Yayınları, 1978, s. 300).
Görüldüğü gibi emperyalizmin oligarşi içinde bizzat yer aldığından söz ediliyor. Emperyalizmin rolünün bu biçimde abartılması, hem kapitalizmin dinamiklerinin kavranmasını zorlaştırmış, hem de buna uygun ittifaklar arama yolunun seçilmesini sağlamıştır.
Türkiye solunda TKP’den bu yana sınıflar savaşımı tarihi, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki savaşım ve çelişkilerle açıklanmaya kalkışılmıştır. Aslında bu tarihe metafizik bakış, aynı zamanda Kemalizm’in sınıfsız toplum vurgusunun bir başka ifadesidir. THKP-C bu anlayışı aşamamıştır. Burjuvazinin iç çelişkilerini abartmış, tarihi bu gözle ele almıştır. Kemalizm değerlendirmesi (Kemalizm küçük burjuvazinin radikal kanadı olarak ele alınıyor. “Kemalistler için ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.” age. s. 283) bunun en somut kanıtıdır. Bu anlayışın devamı olarak 1920 Burjuva Devrimi, küçük burjuvazinin devrimi olarak kabul ediliyor. Çayan 1920 Burjuva Devrimi’ni ele alırken ne çağı, ne de Ekim Devrimi’ni dikkate alıyor.
Kemalizm’den kopamama, ulusal sorun (Kürt ulusal kurtuluşu) konusunda da kendini gösteriyor. Kürt ulusal sorununa Misak-ı Milli sınırları içinde yaklaşıyor.
Çayan aynı Kemalist etki ile Kemalistleri ve orduyu (anti-emperyalist gelenekli ordu) ittifak halinde görüyor.
“Öncü savaşı aşamasında olan THKP-C’nin küçük burjuva aydın çevrelerdeki müttefiki ancak Kemalistler olabilir.” (age. s. 283).
Bu büyük bir yanılgıdır. Oysa Kemalistler, 1920’lerde, Suphileri boğmuş; Suphi ve arkadaşları da onları anti-emperyalist mücadele için müttefik olarak görürken, onlar kendilerini tasfiye etmiştir. Kemalist kadrolarda, burjuva siyasal bilinç son derece gelişkindir. Emperyalizm, onlara rağmen burada var olmamıştır, onlarla birlikte var olmuştur.
CHP ile AP arasındaki ayrımı anlatmaya çalışan Çayan, CHP’ye Kemalist denilemeyeceğini (elbette bunun Kemalizm’in karalanması olacağını düşünerek) savunuyor.
“Kemalizmin antiemperyalist niteliği bir tarafa bırakılırsa, ortada Kemalizm diye bir şey kalmaz.” (THKP-C Dava Dosyası, Yazılı Belgeler, 2. Baskı, Yar Yayınları, 1988, s. 141).
“fakat içinde ‘anti-emperyalist unsurlar da var’ diye de emperyalizmle uzlaşan bu partiyi (CHP kastediliyor) akıl almaz bir tutumla Kemalist ilan edemeyiz.” (age. s. 147).
Yine Çayan;
“Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğin işgal altındaki bir ülkede; Türkiye’de; emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır. Kemalizm emperyalizmin boyunduruğu altındaki bir ülkede doğu halklarının milli kurtuluş bayraklarını yükselten, emperyalizmi yenerek milli kurtuluş savaşlarını açan bir küçük burjuva milliyetçiliğidir.” (age. s. 140-141) diyor.
Oysa Kemalizm, küçük burjuva karaktere değil, doğrudan burjuva bilince sahiptir. Kemalizm, en başından, Kurtuluş Savaşı’nda yer alan komünist ve halkçı güçleri bertaraf etmekle uğraşmıştır, halkları imha politikasını uygulamıştır.
Devrim ve devrimde proletaryanın rolü ise şöyle ele alınıyor:
“Milli Demokratik Devrim mücadelesinde şehirlerin ikincil öneme sahip olması dolayısıyla devrimin temel gücünün işçiler değil, köylüler olması gerçeğinin doğal sonucu Milli Demokratik Devrim’de işçi sınıfının önderliğinin bir ideolojik öncülük olmasıdır.” (age. s. 179).
Son derece açıktır. Köyden kente göç, köyleri son derece hareketli hale getirmiştir. Ama buna rağmen, köylülük dağılmaktadır ve onun devrimde öncü rolü olamaz.
M. Çayan’ın devrimin niteliği konusundaki görüşleri, ikinci kurtuluş savaşı vurgusuyla birleşen Milli Demokratik Devrim, sınıflar çelişkisini ele alış tarzından gelmektedir.
“Çünkü bugün için tayin edici çelişme, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme değil, yankee emperyalizmi ile bütün Türkiye halkı arasındadır.” (age. s. 130).
Görüldüğü gibi “tayin edici” çelişki tanımında emperyalizmi abartma, onu bir iç olgu haline dönüştürme yanılsaması vardır.
“açıktır ki, II. Milli Kurtuluş Savaşımız düz bir hat izlemeyecektir.” (age. s. 131).
İşte Kemalizm’den kopamamanın, sınıflar arasındaki çelişkileri değerlendirememenin (yanlış değerlendirmenin, burjuvazinin iç çelişkilerini abartmanın) doğal sonucu budur. 1950-1960 dönemini değerlendirirken M. Çayan şöyle yazıyor:
“Bu dönemde tekelci burjuvaziyle, burjuvazinin tekelleşmemiş kanadı arasındaki çelişki uzlaşmaz bir çelişkiydi.” (age. s. 266).
Bir sınıfın çeşitli kesim ve/veya katmanları arasında uzlaşmaz çelişkiden söz etmek, doğal olarak bu kesimlerden biriyle ittifaka yönelmeye yol açıyor.
“Bir yandan emperyalizme karşı mümkün olan en geniş milli cepheyi kurmaya, öte yandan da proletaryaya politik bilinç götürmeye çalışacağız.” (age. s. 131).
TKP hareketinde Kemalizm’i ittifak ilan etme, iktidarı almış olan burjuvazinin bir kanadını diğer kanadına karşı destekleme politikası, milli cephe vurgusu ile THKP-C’ye de miras kalmıştır. Şimdilerde ulusal mutabakat vb. biçimlerde dile getirilen politikanın kökü 1920 sonrası TKP’dedir.
“Sağ Sapma Devrimci Pratik ve Teori” isimli makalesinde proletaryanın öncü olamayacağını şöyle ifade ediyor:
“Türkiye proletaryasının pratikte öncülüğü (fiili öncülüğü) için proletaryanın subjektif şartlarının (bilinçlenme ve örgütlenme düzeyinin yüksek olması) olgunlaşmış olması gerekir; yani bilimsel sosyalizmin silahı ile teçhizatlanmış öncü bir proletarya müfrezesinin var olması, proleter yığınlarının oldukça büyük bir kısmının kendi partisinin komutlarına kulak vermesi ve işçi köylü ittifakının sağlanmış ve bu ittifak üzerinde bütün anti-emperyalist sınıf ve zümreleri kapsayan bir Milli Cephenin (vurgu M. Çayan’ın) kurulmuş olması veyahut bu yolda epeyce mesafe katedilmiş olması gerekir.” (age. s. 121).
Burada öncülüğün gerçekleşmesi ile öncülük birbirine karışmıştır. Proletarya, bilincinin geriliği nedeniyle savaşımdan uzak olabilir ama bu onun devrimdeki nesnel yerinin yanlış tarif edilmesine yol açmamalıdır. Nasıl ki, proletarya öncüdür, denildiğinde bu öncülüğün kendi kendine gerçekleşmeyeceği biliniyorsa, aynı şekilde öncü olmamasının nedeni, fiili olarak bulunulan anda öncülüğün gerçekleştirilmemiş oluşu kanıt olarak sunulamaz. Proletaryanın öncülüğü ancak devrimci bir partinin varlığında hayat kazanır. Bu doğru cümleden; proletaryanın partisi yok ise onun öncülük rolü de (nesnel anlamda) yoktur, sonucunu çıkarmak nesne-özne ilişkisinin anlayamamaktır. Bir sınıfın devrimdeki rolünü analiz etmek ayrıdır, o sınıfın bu rolü oynayabilmesi ayrıdır.
İşte bu noktada proletaryaya ideolojik öncülük rolü düşüyor. Benzer bir yöntemsel yanlışla köylülüğün temel güç olması, savaşımın kırlardan başlamasına (age. s. 252) bağlanmaktadır. Savaşımın başlama noktası ve evreleri, güç ve olanak ilişkilerine bağlıdır. Köylülük belli bir anda hareketli, kırlar üslenmeye olanaklı olabilir. Ama Çayan, savaşımın başlayacağı yeri kırlar olarak belirlediği için köylülüğe temel güç diyor. Yoksa köylülüğün nesnel konumu buna olanak tanımıyor. Bilinçsiz olduğu için işçi sınıfı öncü olamıyor. Ama köylülüğün bilinçli olduğunu kim söyleyebilirdi? Kırlarda savaşım başlayacak diye köylülüğü temel güç ilan etmek, kendi düşüncelerini nesnellikle karıştırmaktır.
Devrimin yolu ve mücadele yöntemleri üzerine ise özenle durulması gereken silahlı savaşımı ele alış tarzındaki devrimcilik, yanlışlardan ayrıştırılmalıdır.
Birincisi, M. Çayan, silahlı mücadele, örgüt ve ideoloji ilişkisi üzerinde durmaktadır. Örgütlülüğü ve ideolojiyi küçümseyen bir silahlı mücadeleye sıcak bakmamaktadır. Son derece önemlidir.
İkincisi, Politikleşmiş Askerî Savaş Stratejisi ile Halk Savaşı’nın sadece bir silahlı/askerî mücadele olmadığını belirtmektedir. Ekonomik, demokratik, akademik, legal-illegal mücadele ile ilişkisini ciddiye almaktadır.
Devrimin yolu konusundaki görüşlerini “Yeni Oportünizmin Niteliği” isimli çalışmasından aktarmak yararlı olacaktır.
“Milli Demokratik Devrim’in özünde köylü devrimi olmasının doğal sonucu, sınıf mevzilenmesinde köylüler, devrimin temel gücünü teşkil ederler.” (age. s. 176).
“Çin, Vietnam gibi ülkelerle kıyaslanmayacak seviyede (nicelik ve nitelik bakımından) bir Rus sanayi proletaryası vardı. Bu nedenle devrim şehirlerden kırların fethedilmesi şeklinde bir rota takip etti. Oysa yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde 1. işçi sınıfının nicelik ve nitelik olarak gelişmiş kapitalist ülkelere kıyasla zayıf olması, 2. şehirlerde emperyalizmin denetiminin çok kuvvetli olması gibi başlıca iki ana nedenden dolayı Milli Demokratik Devrim’in izleyeceği rota, kırlardan şehirlerin fethedilmesi rotasıdır.” (age. s. 176-177).
Devrimde güçlerin konumlanışı sorunu devrimin izleyeceği rota yerine konuluyor. Rus devriminin “şehirlerden kırların fethedilmesi” biçiminde özetlenen gelişimi gerçekte Ekim Devrimi’ni anlayamamanın göstergesidir. Ekim Devrimi sonrası dünyada kapitalist sistemin herhangi bir parçasında devrimin gerçekleşmesi için daha özgül örgütlenmenin zorunluluğu kavranmalıdır. Yine akla şöyle bir soru gelmelidir: RAF deneyimi bize ne öğretmektedir? Kanımızca şehirlerdeki emperyalist denetimin bu derece abartılmaması gerekir. Dağlık olmayan bir bölgede gerilla savaşı verilebilir mi, sorusuna El Salvador örneği bir yanıt değil midir? Devrimci yolda taktikler, toplumsal dinamikler ve güçler dengesi ile ilişkilendirilmelidir. Ama yine de Çayan, devrimin yolunu saptamada, son derece ciddi emek vermiştir. Bizim incelememizin amaçlarından biri de budur; sadece yanlışları tespit etmek değil, bir devrimci önderin düşünce tarzına da dikkat çekmektir.
Gerçekte Çin ve Vietnam devrimlerinin etkisi ile bir şabloncu yaklaşım oluşmaktadır. Böylece buna uygun analizler yapılmakta, somut gerçekliğin bazı olguları öne çıkarılmaktadır. Somut durumun analizinden çıkacak strateji ve taktikler, strateji ve taktiklere uygun “somut durum” analiziyle yer değiştirmektedir.
Milli demokratik devrimin “zorunlu bir durağı” olan halk savaşı konusunda da şunlar söyleniyor:
“Emperyalizme karşı mücadele bir uluslaşma mücadelesidir. Ve ‘milliyet sorunu da özünde bir köylü sorunudur’ (Stalin’den aktarıyor M. Çayan). Bu nedenle saldırgan emperyalizme karşı verilen halk savaşı da bir köylü savaşıdır. Halk savaşının bir köylü savaşı olması gerçeği kırlardaki mücadeleyi ön plana çıkartmaktadır. Yani MDD mücadelesinin ağırlık noktası kırlardır.” (age. s. 177).
Öte yandan bu denli önemli olan kırların durumu üzerine hiçbir analiz yoktur. Köylülük bir bütünlük olarak ele alınmaktadır. Oysa 1960’lı yıllar, 1970’li yıllar köylülüğün hızla parçalandığı, kente göçün arttığı yıllardır. Bu ayrışma köylülükte belirli bir rahatsızlığı açığa çıkarmıştır. Ve dönemin devrimcileri güç alabilecekleri bu çevrelere yönelirken ne oranda haklı iseler, aynı biçimde bu yönelişlerini köylülüğü temel güç yapan stratejiler düzeyinde abartırken o derece yanılmışlardır. Böylece ne bu kesimler içinden ciddi bir güç alabilmişlerdir (Belki bunun bir istisnası olarak TİKKO, TKP/ML’den söz edenler olacaktır. Gerçekte iyi analiz edildiğinde bu “istisnanın” bölgesel bir mezhepçiliği geçmediği görülecektir), ne de aldıkları gücü sürekli kılabilmişlerdir. Bu nedenle yanılgıları, sadece taktik düzeyde değil, stratejik düzeydedir.
Halk savaşına ilişkin M. Çayan’ın aşamalandırması ise şöyledir:
“Emperyalizmin denetiminin son derece zayıf olduğu kırlarda halk savaşı başlıca dört aşamadan geçer; a. Gerilla savaşı: elde olanı koruma aşaması, b. Gerilla üsleri kurma: elde olanı koruma aşaması, c.Düzenli orduya geçiş: denge aşaması, d. Düzenli ordu savaşı: karşı saldırıya geçiş aşaması (sonuç alma). Halk savaşı teorisi kısaca budur.” (age. s. 177-178).
Bize doğrudan eserler bırakan bir diğer devrimci önder İ. Kaypakkaya’dır. Mahir Çayan ve Kaypakkaya’nın eserleri üzerine tartışmak, bizim için büyük bir şanstır.
TKP/ML, TİKKO’nun önderi İ. Kaypakkaya, konuya ilişkin daha sistematik bir yaklaşıma sahiptir. Demokratik halk devriminin niteliğini, temel gücünü şöyle ifade ediyor:
“Feodalizm ve emperyalizmle birlikte faşizmin de kökünü kazıyacak olan mücadele, proletaryanın önderliğinde, temel gücünü köylülerin teşkil edeceği silahlı halk savaşıdır.” (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, s. 288).
Burada da köylülük temel güç olarak ele alınıyor. İşçi sınıfının önderliği ise daha ayrıntılı ele alınmıyor. Köylülük içindeki çalışma konusuna ise ciddi biçimde eğiliyor. Köylülüğün temel güç ilan edilmesine uygun olarak böyle yapılması gerekir.
“Marksist-Leninistlerin köylüler arasındaki örgütlenme politikası açıktır. Her köyde, köy parti komiteleri örgütlemek. Yine her köyde, partili ve partisiz devrimci yoksul köylülerden, üretime bağlı silahlı mücadele müfrezeleri yani köylü milisleri örgütlemek, köy parti komitesine bağlı partili ve partisiz unsurlardan, silahlı mücadeleye hizmet edecek, çeşitli görev grup ve hücreleri örgütlemek. Ayrıca köy esasına bağlı olmayan, bölgedeki parti komitesine bağlı profesyonel gerilla birlikleri örgütlemek.” (age. s. 333).
Tam bir köylü devrimi örgütlenmesi çizilmeye çalışılmaktadır. Bu örgütlenmenin amacını ise şöyle ifade ediyor:
“Bütün bu örgütlenme faaliyetinin amacı, yoksul köylüler ve tarım işçileri arasındaki partiyi ve halk silahlı kuvvetlerini inşa etmektir. Bu inşa barış içinde değil, silahlı mücadele içinde olacaktır.” (age. s. 333).
Kaypakkaya tamamen Çin devrimini temel alıyor. Köylülüğün somut durumunu incelemiyor. Ancak kendi içinde tutarlı bir biçimde köylülüğe yükleniyor.
Kaypakkaya’da işçi sınıfının rolü görünmüyor. Böyle olunca köylülük içinde örgütlenme aracılığı ile işçi sınıfına ulaşma (Türkiye’de köylülüğün parçalanması ile köylülerin sürekli işçileşmesi ile bu yol kendiliğinden ancak köylülüğün bakışı ile işçi sınıfının karakteri ile değil, küçük burjuva karakteri ile açılmaktadır) kendiliğinden ama küçük burjuva bakış açısı ile köylü bakışı ile oluşuyor.
Kaypakkaya, Türkiye’de feodalizmi abartıyor. Kürt ulusal sorunu konusunda Kemalizm’den kopan ideolojik çerçeveye rağmen feodalizm değerlendirmelerini Kürdistan’ın Türkiye parçasına dayandırıyor. Böylece kırın halk savaşındaki rolü akla gelince M. Çayan gibi o da (sonrasında tüm radikal sol da) kır denince Kürdistan’ı anlamaya başlıyor. Kürdistan, Türkiye devriminin kırı oluyor. Yine de Kaypakkaya’nın Kemalizm değerlendirmesi önemlidir:
“Kemalist diktatörlük işçiler, köylüler, şehir burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerindeki askerî faşist bir diktatörlüktür.” (age. s. 129).
1920 Burjuva Devrimi’nin de küçük burjuva karakterli olmadığını belirtiyor.
“Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin devrimidir.” (age. s. 140).
Elbette bu değerlendirme Kemalistlerden bir kopuşa doğru net bir adımdır.
Kaypakkaya halk savaşı için ülkenin yarı-feodal olması gereğini biliyor ve buna uygun olarak Türkiye’yi yarı-feodal olarak değerlendirirken, 1920 Burjuva Devrimi değerlendirmesinde gösterdiği titizliği göstermiyor.
Kaypakkaya bir başka noktada da Kemalizm’i aşıyor. Şöyle yazıyor:
“Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ‘ilerici’, ‘devrimci’ bir hareket diye alkışlayanlar sadece ve sadece iflah olmaz hâkim ulus milliyetçileridir.” (age. s. 219).
Son derece yerindedir. Buradan, feodal kalıntıları temizleme konusunda radikal olmayan burjuva devrimi görüp, bu kalıntıları abartmaktan çıkmak gerekiyordu.
Kaypakkaya, Kürdistan’ın Lozan Antlaşması ile parçalanmasını vb. vurguluyor. Ancak sıra halk savaşına ve köylülük içinde örgütlenmeye gelince Kürdistan’da örgütlenmeye yöneliyor. Kürdistan teoride ayrı bir ulus olarak ele alınıyor, pratikte ise Türkiye’nin kırı olarak görülüyor.
Her iki hareket de somut durumun analizinden hareket etmiyor. Tersine bir sonucu kabul edip bu sonucu doğrulayacak olguları gerçeklik sanıyorlar. Böylece gerçekliğin bir yanı abartılıyor. Bu abartılı yön üzerine kurulan strateji, boşluğa denk geliyor ve hareket başından çizilen rotanın dışına çıkıyor. Sonuçta onlar hareketi yönlendiremiyorlar, onların ve hareketlerinin dışındaki çıkış onları yönlendiriyor.
Nasıl bir sosyalist devrim savunusu, Türkiye gerçeğinde silahlı savaşımdan koparılıp, “barışçıl” mücadele olarak algılanıyorsa, aynı biçimde gerilla savaşı da silahlı savaşım da halk savaşı teorisine bağımlı kılınıyor. Yani halk savaşından söz etmiyorsanız siz silahlı savaşımı, gerilla savaşını reddediyorsunuz demektir. İşte bu hareketler Batı Avrupa’daki silahlı mücadeleyi kavrayamazlar. Nasıl ki reformistler silahlı mücadeleyi terörizm olarak ilan ediyorlar, aynı biçimde silahlı mücadele için halk savaşını savunmak gerektiğini düşünenler de Batı Avrupa’daki silahlı savaşımı bireysel terörizm olarak ele alıyorlar. Elbette biz Batı Avrupa veya dünyanın başka yerlerinde mücadelenin rotasının doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyoruz. Ama sosyalizm savaşımı ile silahlı savaşım çelişmezler. Bu, ülkemizde TİP-TKP çizgisinin barışçıl sosyalizm mücadelesi ve radikal mücadele verenlerin sosyalist teoriye uzaklıkları nedeniyle oluşmuş geçici, aşılmasının zamanı gelmiş bir ayrımdır. Vurgulamak istediğimiz budur. Yani, sosyalist devrim ve silahlı mücadele, dünyada görülen pek çok örnekte olduğu gibi pekâla birlikte olur, oluyor. Sosyalist devrim demek, barışçıl mücadele çizgisine sahip olmak demek değildir, olamaz. Başka bir deyişle söyleyecek olursak, radikal devrimci mücadeleden yana olmak demek, otomatik olarak “demokratik devrimi” savunmak demek değildir. Aradan yıllar geçti ve bugün biz geçmişe bakıyoruz. Buradan bakınca yanlışı, eksiği görmek nispeten kolaydır. Ama olayların içinde, sıcaklığı ile yaşayanların bu şansı olmaz. Tıpkı bugün bizim kendi yanlışlarımızı görme şansımızın zayıf olması gibi. Ama biz tarihimizden öğrenmek zorundayız. Bugün, demokratik devrimi, ister MDD, ister başka adlarla olsun, artık savunmak mümkün değildir. Peki ne oldu? Bu süre içinde bir devrim mi oldu? Feodal kalıntılar neden azalıyor? Burada Kürt devriminin önemi de ortaya çıkıyor. Ki Kürt devrimi, Kürdistan’ın özgünlüğünü, şablonları aşan bir anlayışla, somut olarak ele almış ve doğru bir önderlik tarzı geliştirmiştir. Kaç işçi var diye bakmadan, işçi sınıfının öncülüğünün somut ifadesini ortaya koymuştur.