Tüketim toplumu Bağımlılık ilişkileri

0
314

Bir tek insanın köleleştirilmesi süreci, eğer toplumsal ilişkilerden soyutlarsak, psikologların ilgi alanına girebilir. Ama, insan, toplumsal ilişkilerden soyutlanarak ele alınamaz. İnsanın köleleştirilmesi, elbette çok daha karmaşık bir süreçtir. Mülkiyet ilişkileri, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve bunun beraberinde getirdiği ilişkiler yumağı ve toplumsal sistem olmadan, tek başına insanın köleleştirilmesi diye bir şeyi tartışamayız.

Modern kapitalist dünya, psikologluk diye bir meslek dalını üretti. Doğrusu, hiçbir psikoloğu rencide etmek istemeyiz, ancak, sosyal yapıyı, toplumu, toplumsal varlığın oluşturduğu ortalama toplumsal bilinci bilmeden bir psikoloğun, sözü edilen işi yapması da mümkün değildir. Zaten yapmıyorlar ve yaptıkları her şey, eğer bunu da yapabilenleri varsa, dürüstçe, temizce dinlemektir. Onun için bazı psikologlar derler ki, iyi bir arkadaşının olması, yeterlidir.

Eğer psikologluk işini, toplumsal gerçeklikten koparanlara bakarsanız, size bir insanın köleleşmesi sürecini, kişilik yapısı ile açıklamaya kalkarlar. Kişi, kişilik yapısı gereği, bir başka kişinin kölesi oluyormuş sonucuna varırlar.

Oysa, toplumsal sistem, onun işleyişi, onun oluşturduğu toplumsal bilinç, modern kölelik ilişkilerini ve elbette ki bunun tek tek bireylerdeki yansımasını açıklamayı sağlar. Bu durumda da, dürüst her psikolog, birçok durumda, “çare devrimdir” demek zorunda kalır.

Köle olarak kullanılan, köleleştirilen, hatta birçok devlette devlet projesi olarak köleleştirilen insanlar biliyoruz. Ve elbette ki bu hemen herkese, kabul edilemez geliyor. Eğer uç örnekleri ele alırsanız, bunu söylemek mümkün. Ama aslında bu köleleştirilme, daha “alışık” olduğumuz biçimleri ile “günlük” yaşamımızın bir parçasıdır.

Fabrikada çalışan birçok işçi, “modern kölelik” dediğimiz sistem içinde çalışmaktadır ve buna “normal” diyoruz. Ama mesela bir Suriyelinin 600 TL’ye ve 24 saat çalıştırılmasını gördük mü, işte o zaman “ya bu kölelik” demeye başlıyoruz.

Oysa biliyoruz ki, bilimsel açıdan “normal” kabul edilen, sadece belli bir zamana, belli bir çağa, belli bir döneme ait oluyor. Başka bir dönemde normal, normal olmaktan çıkıyor. Çoğunlukla, normal, toplumsal bilincin bir yansıması olarak, genellikle kabul gören anlamına geliyor.

Kapitalist üretim, üretim araçlarına sahip olmayan, ve bu durumu “normal” kabul eden, emekçilerin, işgüçlerini, üretim araçlarına sahip olan (ve toplum tarafından da bu üretim araçları o adamın mülkü olarak kabul edilen) kapitalistlere satması, bunun karşılığında bir ücret alması ve üretilen tüm mal ve hizmetin kapitaliste ait (işçi ürettiği hâlde, üretim araçları kapitalistin olduğu ve bu toplumsal olarak kabul edildiği için, ürün de kapitalistin oluyor) olduğu bir sistemdir. İşçi, diyelim ki, belli bir saat, mesela 8 saat/gün çalışır ve bunun karşılığında bir ücret alır. Ama bu süre boyunca üretilen malın değeri, işçinin aldığından kat be kat fazladır. Kapitalist, üretimin maliyetlerinin üzerine, işçinin emeğinin ürünü olan ve artı-değer olarak isimlendirdiğimiz, o üretim sürecinde üretilen fazlaya el koyar. Sömürü budur. Artı-değer, işçinin karşılığı ödenmemiş emek zamanının ürünüdür. Yani, işçi, kendi emeğinin karşılığına denk gelecek üretimi, belli bir zamanda yapar, mesela 1 saat, kalan sürede kapitalist için bu artı-değeri üretir.

Bir sınıflı toplum biçimi olarak kapitalist toplumu, biz, feodal ve köleci toplumlarla karşılaştırırız. Köleci toplumda, köle emeği, tüm yaratılan zenginliğin kaynağı idi. Köle, arazi ile ya da üretim araçları ile birlikte alınıp satılırdı. Köle, özgür bir kişi değil idi. Serf, feodal toplumun üretici gücüdür. Kapitalist toplumda bu köle, işçi adını alır. İşçi, aslında kâğıt üstünde özgürdür. “İsterse” çalışmayabilir. Bu, aç kalmak ve ölmek anlamına gelir. Bu açıdan, çalışmama özgürlüğü yoktur. İsterse, kendisi bir iş kurabilir. Ama aslında bunun da bir olanağı yoktur, bu da kâğıt üzerindedir. Gerçekte o, çalışmak zorundadır ve onun çalışmasının tek yolu, işgücünü bir kapitaliste satmaktır. Başka yolda yaşayamaz. İşte, işçi ile, ilk sınıflı toplumdaki köle arasındaki fark buna dayanır.

Köle sahibi, köleyi kırbaçlar, zorla çalıştırırdı. Günümüz dünyası kapitalist işçiyi, daha modern kırbaçlarla kırbaçlamaktadır. Gözetmenler, kırbaççının yerini almıştır. Emekçiyi kırbaçlayarak onu belli bir sınırda çalıştırabilirsin, oysa modern makinalı üretimde, makinaya ayak uydurmak zorunda kalan işçi, gelecekteki ömrünü bugün tüketme pahasına, daha hızlı ve daha rahatça kontrol edilecek bir biçimde çalıştırılabilir.

Bu nedenle, kapitalist sistemdeki işçi, modern köledir. Bu yolla, aslında kölelikten çok da farklı olmadığını anlatmak isteriz. Bu, sadece bir his değil, bilimsel bir gerçekliktir de.

Kapitalist üretim, işçinin artı-değeri üzerine yükselir. Kapitalistin amacı, “üretmek” değil, artı-değer üretmektir ya da kâr etmektir. Kârın kaynağı ise, işçinin karşılığı ödenmemiş emeğidir, yani artı-değerdir. Kapitalist kâr etmiyorsa üretimle ilgilenmez. Ve bunlar, bugün söylenmiyor. Karl Marx, Kapital’de tüm bu süreci, oldukça net bir biçimde ortaya koymuştur.

Kapitalist üretim, daha çok kâr, daha büyük artı-değer peşinde koşar. Daha çok artı-değer, ancak ve ancak, daha çok emekçinin emeğini emmekle mümkündür. Bir vampir gibi kapitalist, işçinin emeğini emmek zorundadır, başka türlü yaşayamaz.

Kapitalist üretim, giderek büyük çaplı üretime ve giderek tekelci kontrole dönüşür. Tekel, aynı zamanda pazar hakimiyeti demektir. Tekel, pazarı bölüşmek, fiyatı belirleyebilme gücü elde etmek de demektir. Tekelci kapitalizm, sermayenin yoğunlaşmasına ve merkezîleşmesine dayanır.

Sermaye, daha büyük çaplı üretime yöneldikçe, artı-değeri, hem göreli olarak, hem de mutlak olarak artırma olanakları elde eder. Büyük çaplı üretim, bir yandan, üretilmiş artı-değeri artırırken, diğer yandan, büyük çaplı üretimi kontrol eden kapitalist yararına, tüm ekonomide üretilen artı-değerden, daha büyük çaplı pay alma olanağı sağlar. Kapitalist, bu yolla daha fazla artı-değeri cebine indirme olanağı elde eder.

Büyük çaplı üretim, işgücünün, işçi diyelim, üzerindeki kontrolü daha da artırır. Bu kontrol, daha “verimli” bir üretime olanak verir. İşçi, giderek makinaların uzantısı görevini görmeye başlar. Ve birim zamanda üretilen artı-değer artar. Kapitalist, esas olarak bu artı-değeri artırmanın peşindedir.

Tek tek kapitalistler, her biri kendi üretim araçları üzerinde çalışan işçilerin artı-değerini artırmaya çalışırlar. İşçileri boğazlamak, onların kanlarını emmek konusunda kardeştirler. Ama pazarda, kapitalistler, birbirlerini boğazlamaya çalışırlar. Pazarda, parayı kontrol etmek, bu nedenle önemlidir.

Sermayenin yoğunlaşması, büyük çaplı üretim de demektir. Büyük çaplı üretim, aynı zamanda, kapitalistler arasındaki rekabetin, büyük kapitalistin lehine gelişmesi demektir. Pazardaki rekabet, kapitalistlerin kapitalistler tarafından mülksüzleştirilmesini beraberinde getirir. Bu da sermayenin merkezîleşmesi, daha az sayıda elde toplanması demektir.

Tekelci kapitalizm bunların üzerine yükselir.

Pazarın kontrolü ve buna uygun olarak “tekelci rekabet”, tekeller çağının özelliğidir. Tekelci rekabet, pazarın kontrolü ve bunun gerektirdiği şiddet ilişkilerini de beraberinde getirir. Günümüz dünyasında mafya denilen şey, gerçekte bu tekelci rekabetin içinde yatmaktadır.

Büyük çaplı üretim, kitlesel üretim olarak da adlandırılır. Binlerce, onbinlerce ürünün, bant sistemleri ile hızla üretimi, artı-değeri artırmakta kalmaz. Kendine has yeni durumlar yaratır. Bu kitlesel üretimin hızla pazara sevki, hızla tüketime sunulması gereklidir.

Kitlesel üretim, büyük çapta tüketim eğilimlerinin gelişmesini gerektirir.

Kitlesel üretim ve buna dayalı, kitlesel tüketim, bizi tüketim toplumu denilen şeye getirir. Büyük çaplı tüketim, “ihtiyaç” olunca satın alma denilen ve eskiden burjuva iktisatçılarının “rasyonel” insan davranışı dedikleri şeyi değiştirir. Burjuva iktisatçıları için rasyonellik değişir, ihtiyaç olmasa da, “avantajlı” olduğuna inanılan durumda tüketmek, satın almak vb. “rasyonel” olmaya başlar.

Büyük çaplı üretime uygun “tüketim” gereksinimi, devasa “reklâm” sektörünü yaratmıştır. Devasa “reklâm” sektörü, tekelci ilişkilere, tekelci kapitalizme, pazar hakimiyeti gereksinimine, pazar hakimiyetinin gerektirdiği ideolojik ve fizikî şiddet ihtiyacına göre şekillenmiştir. Reklâm sektörü denildi, içinde hakimiyet ilişkileri ve bunun gerektirdiği şiddet vardır. Reklâm sektörü, ideolojik saldırının temelidir.

Pazar hakimiyeti, tekelci ilişkiler ağının zorunlu ürünüdür. Tekelci rekabet, pazar hakimiyetini şart koşar. Bu ise, şiddeti beraberinde getirir. Bu, bir yandan mafya denilen çetelerin oluşumunu koşullarken, diğer yandan reklâm kitlesel tüketim için ideoloji pompalamaya başlar.

Mafya ve reklâm sektörü, aynı süreçlerin ürünüdür. Şiddetin değişik türevleri demektir ve hepsi tekelci kapitalizme özgüdür. Reklâm, büyük çaplı tüketimi, gelecekteki tüketimi şekillendirirken, ideolojik yönlendirmeler içerir. Modern sürüleşme ya da sürü toplum denilen şeyin temeli buradadır.

Reklâm, büyük çaplı tüketimi sağlamaya çalışırken, aynı zamanda buna uygun bir medya oluşumunu sağlar. İletişim ve medya sektöründeki gelişmeler, doğrudan tekelci büyük çaplı üretim, pazar hakimiyeti, bu ilişkilerin gerektirdiği şiddet ve büyük çaplı tüketim eğilimleri oluşturma ihtiyacına dayanır. Modern iletişim, medya ve eğlence sektörü, “hakimiyet ilişkileri ve bunun gerektirdiği şiddet” bağlamında ele alınınca, anlaşılır olur.

Dahası var. Modern iletişim, medya eğlence sektörünü anlamadan, tekelci kapitalizmi anlamak ve tekelci polis devletini (hâlâ bizim Tekelci Polis Devleti adlandırmamızı alışılmadık bulanlar için, isterlerse günümüz devletini) anlamak eksik olur.

***

Son yıllarda, psikologlar, sosyologlar, ekonomistler, istatistikçiler, araştırma uzmanları, think-tank kuruluşlarının gözdeleri, borsa simsarları, pazarlama mühendisleri, astrologlar, pazar araştırma uzmanları, reklâmcılar, metin yazarları kısaca bilumum ünvanlı burjuva kalemşörler, ister bilinçli ister ise bir alışkanlık gereği olsun, sürekli olarak “insan doğası” üzerine konuşuyorlar.

Gün oluyor bir psikolog, TV ekranlarında, o müthiş iletişim ağı içinde, insan doğasında “saldırganlık” olduğunu söylüyor. Gün oluyor, bir sosyolog, tüm sınırları aşan modern iletişim kanallarında dışkısını gönderir gibi, insan doğasındaki fetih duygusunun kaynaklarını fışkırtıyor. Gün oluyor, bir roman yazarı, insanın alışveriş ile tatmine ulaşmasının, insan doğasının bilmem hangi derinliklerinden gelen müthiş bir his olduğunu anlatıyor. Gün oluyor, bir silâh şirketine hizmet ettiği her halinden belli olan bir ekonomist, insanın “gücü” ele geçirme isteğinin hangi genlere kadar indiğini öğrendiği biyologla olan konuşmasını anlatıyor. Gün oluyor bir reklâmcı, kadına şiddet konusunu ele alırken, aslında seksin insanın içgüdülerinde yatan şiddet duygusundan başka bir şey olmadığını söyleyerek kendi hastalıklı hâlini analiz ediyor. Gün geliyor bir borsacı, kimsenin anlamadığı oyunlar oynadığı izlenimini vermek için, hiçbir zaman tutmayan tahminleri ile, insanın doğasında yatan merak güdüsünün sadece paraya karşı olduğunu ifade ediyor.

Sanki her biri, hizmetlisi olduğu meta dünyası tarafından fethedilmiş olduklarını bilmeden, ama bunu her hareketlerinde ifade etmek için, meta dünyanın gözdeleri oldukları hissi ile sahneleri doldurmak için çırpınan, genleri değiştirilmiş, hormonlu yaratıklar gibiler.

Ama gelin görün ki, bize insan doğası üzerine, akıl almaz nutuklar atıyorlar. Her gün, gerçekliği altüst ederek, karanlık yayarak, “insan doğası”nın ne kadar insandışı olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.

İşte bu nedenle, modern kapitalist dünyanın işini düzgünce yapmaya çalışan psikologları beni affetsin, bu psikologlar, insanı, bir insan toplumunun içinde ele alamıyor, onu her şeyden bağımsız, tek başına, öncesiz ve sonrasız, tarihsiz ve mekânsız bir varlık olarak ele alıyorlar.

Tüm burada, insan denilen varlıktan eser kalıyor mu?

İnsan doğası, acaba, insana ait olan, insanî dediğimiz hiçbir şeyi içermiyor mu? Yoksa meta toplumu, tüketim toplumu, insana ait ne varsa, insan doğasından söküp aldı ve yerine, metaya ait ne varsa, onları mı koydu?

Kapitalist üretimde, üretilen ve kapitalist tarafından sahiplenilen şey, bir ürün değil, bir metadır. Meta, pazar için üretilir. Pazar için üretilen şeyin sahibi için bir kullanım değeri olmaması gerekir. Ama gerçekte bir kullanım değeri de olmalıdır.

Diyelim ki, bir buzdolabı üreten kapitalist olsun, bu buzdolabı ya da buzdolapları, onun için bir kullanım değeri değildir. Onun buzdolaplarını kendi kullanımı için üretmediği, pazar için ürettiği açık. Aynı zamanda üretilen şey, başkaları için, yiyeceklerin bozulmasının önlenmesi, saklanması gibi bir kullanım değeri olmalıdır.

Gerçekte kapitalist, metanın sahibi olarak toplum tarafından tanınmaktadır. Mülkiyet ilişkileri buna elvermektedir. Bu mülkiyet sahibi için, mülkündeki bu meta, bir ihtiyaç değildir, o meta başkaları için bir ihtiyacı giderme özelliği (kullanım değeri) olduğu için ve kapitalist için bir değişim değeri demek olduğu için satılmaktadır.

Bir meta, diyelim buzdolabı, üretildiğinde, hem yatırılan değişmeyen sermayeyi (hammadde, üretim için gerekli makinalar vb.), hem de işgücüne ödenecek parayı ve hem de bu iş sürecinde yeni üretilmiş değeri içerir. Yani, değişmeyen sermaye (üretime girdiği kadar değer aktaran sermaye) + değişen sermaye (işgücüne bağlanan para, işgücü, hem kendi değerini hem de fazlasını yaratığı için değişen sermaye oluyor) ve artı-değer, yeni ürünün, burada buzdolabının içindedir.

Kapitalist bu pazar için üretilmiş metayı satmalı, paraya çevirmelidir. Metanın vücudundaki bu değerin, paraya dönüşmesi, pazar, meta satılarak gerçekleşir.

İşte bu süreç, meta ilişkilerinin tüm toplumu sarmasına neden olur. Meta sahipleri, birbirleri ile metalar ya da para aracılığı ile ilişkiye girer. Emek, işgücü olarak metalaşır. İşçinin işgücünün karşılığı olarak değişim değeri ödenir, ama bir meta olarak o, bir kullanım değerine, yani üretme ve kendinden fazlasını üretme yeteneğine sahiptir. Bu işgücünün kullanım değeri, belli bir süre için kapitaliste aittir. Ve kapitalist, bu süre boyunca, onun bu değer yaratma özelliğini, sonuna kadar, sınır ve limit tanımaksızın, acımaksızın kullanacaktır.

Meta, çok eski çağlardan beri, köleci toplumdan beri, ya da ilkel-komünal toplumun çözülüşünden beri vardır. Ama ilk kez, emek gücünün metalaşması ile, meta, tüm toplumsal üretimin her alanında egemen olacak, tüm toplumu saracaktır. Kapitalist toplum, bir anlamda meta toplumudur.

Metalar, birer insan emeğinin ürünü, belli bir emek/saatte üretildikleri için birbiri ile değiştirilirlerdi. Onların içinde billurlaşmış bir emek gücü vardır. Ama, metanın egemenlik alanı genişledikçe, artık, bir emek zaman da üretilmemiş olan mesela toprak, mesela vicdan vb. satılmaya başlar. Kendisi değer içermeyen şeyler, pazarda satılmaya başlarlar. Muhtemeldir ki, “her insanın bir fiyatı vardır” sözü, metanın toplumu fethettiği dönemlerden beri söylenmektedir.

Her şeyin alınıp satılması, giderek, her ilişki biçiminin de metalaşmasına yol açmıştır. Aşk, seks, spor, sanat, vb. giderek daha fazla meta egemenliği alanına girmiştir. İnsanlar arasındaki, her ilişki, meta ilişkilerinin egemen olduğu ilişkiler hâline gelmiştir.

Elbette bunun tarihsel olarak gelişim sürecini hikâye edebilmek, öğreticidir. Ama sanırım, bunun çok geniş bir zaman alacağı da kesin. Biz bugüne gelebiliriz.

Diyelim ki, iki insan, bugün artık, sahip oldukları “meta”lar üzerinden değerlendirilmektedir. İster üzerlerine giydikleri elbiselerin markası, ister taktıkları gözlüklerin markası vb. olsun, önemli bir kıyaslama ölçüsü durumundadır.

Bir aile, komşu aileyi, evlerindeki buzdolabının markasına, TV’nin markasına vb. göre değerlendirmektedir.

Siz, aslında bindiğiniz arabanın markası ölçüsünde “adam”sınız. Kullandığınız parfüm, sizin kadınlığınızın ölçüsü, tıraş losyonunuz sizin ne kadar erkek olduğunuzun göstergesidir. Ve en önemlisi, bunlar artık sorgulanması “olağandışı” sayılan “değerler”dir.

Bir çocuk düşünelim, gittiği okulda, giydiği elbisenin markası, ayakkabının markası vb. nedeni ile aşağılanıyorsa, bu çocuğun, kalp krizi geçirme riski, o yaşta bile yükselmektedir. Ve yine psikologlar beni affetsin, bu çocuğun bilinç altını dolduran korkular, onun doğasından gelmiyor, kapitalist sistemin kendisinden, meta toplumundan geliyor. Hastalıkları iyileştirmek mi istiyorsun bay psikolog, hemen bir devrimci gerillaya dönüş, sistemin “sihirli ve ahenkli” metasal ilişkiler ağını parçala, göreceksin, sen de rahat edeceksin. Yoksa, kendinin de kullandığın anti-depresan haplardan hastalarına dağıtmak dışında bir şey yapamaz, kendi işine saygı duyamazsın.

Bugün, iyi bir doktor ne demektir? Zenginlerin gittiği, vizitesine yüksek paralar ödenen doktor demektir. İlaç şirketleri ile uyumlu, onların isteklerine göre ilaç yazmaktan çekinmeyen, arabasının benzinini yazdığı uydurma reçetelerle sağlayan, lüks otomobillere binen, kullandığı MR cihazının parasını çıkarmak için her hastasını MR cihazına sokan, yeni aldığı evin taksitini ödemekte zorluk çıkınca ilk gelen hastayı ameliyata alan doktordur. İşte size iyi doktor.

İyi gelin ya da damat adayı kimdir? Arabası ve evi olan, her durumda zeytinyağı gibi su üstüne çıkabilen, parası olan, paranın kokusunu, müstakbel eşinin kokusundan çok önce alan ve buna saygı duyan, kime ne zarar verdiğine bakmaksızın gemisini yürüten, yalan söylemeyi iyi beceren, her fırsatı değerlendirebilen, maldan anlayan vb.dir.

Alışverişe çıkmanın, tıbbî ve psikolojik bir tedavi olarak uygulandığı bir toplumda yaşıyoruz.

Daha çok, daha çok satın almak, kendini önemli hissetmenin aracı hâline gelmiştir. Ne kadar tüketiyorsan, o kadar “kıymetli”sin.

İnsan olarak değerin, tüketim nesnesi olabildiğin ölçüde gelişmiştir.

Bir alışverişte, size iyi davranılması, sizi mutlu etmektedir, dükkânlar, müşterisine iyi davranmak konusunda sınırları aşmakta, her gün yenilikler ortaya koymaktadır.

Kitlesel üretim, siz buna isterseniz seri üretim diyebilirsiniz, kitlesel tüketim ihtiyacını beraberinde getiriyor. Ve kapitalist sistem, bu iş için, tekellerin bu arzularına hizmet eden reklâm ajanslarını, özel metin yazarlarını, özel psikologları vb. devreye sokuyor.

Kitlesel satabilmek için, akla ve mantığa seslenmek yeterli olmaz. Elinde varken, bir anlamda ihtiyacı yok iken neden tekrar satın alsın. Bunun için, korkulara yöneliyorlar. Uzmanlar, toplumu korkutup, olmadık bir hikâye uğruna, mesela arılar kasabayı basacak gibi, zaten elde var olan malların yeniden satılmasını sağlıyorlar. Mesela basın aracılığı ile gelecek korkusu yaratıp, ihtiyaç olmayan malları satmayı başarıyorlar. Mesela basın-reklâm ajansları ağı ile, toplumun önde giden kişilerini mesela sanatçılarını vb. kullanarak, moda yaratıp, moda eskitiyor, ve bu modaya uymamayı aşağılanma olarak sunuyorlar. Korkuyu böyle örgütlüyor ve bunu daha çok mal satmak için, daha doğru olacak şekilde söylersek, ihtiyaç olmayan malları satabilmek için kullanıyorlar.

Tüketim toplumu denildi mi, akla gelecek şey, meta ilişkilerinin tüm toplumsal ilişkiler ağını sarmış olması ve tüketim için kitlesel yönlendirme olanaklarının tekellerce örgütlenmiş olmasıdır. Reklâm, eğlence, medya, araştırma ve iletişim şirketleri ağı, tüm toplumu, tekelci kapitalizm döneminde sarmıştır. Bu şirketler, kitleleri yönlendirmek için vardır. İşe, daha çok satmak, ihtiyacı olmayan şeylerin satın alınmasını sağlamaktan başladılar.

Bu vesile ile, bugün hatta İkinci Dünya Savaşı öncesinde, döneminde ve sonrasında, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa gibi belli başlı emperyalist güçlerin kullandığı kitlesel yönlendirme metotları, gerçekte, kitlesel tüketim için bulunmuş metotlardan, yollardan gelmektedir.

Kitlesel üretim, gerçekte ihtiyacı düşünerek üretimden farklıdır, tersine meta, üretime bağlıdır, pazar için üretime bağlıdır. Eğer, sınıflar hiç olmamış olsa idi, eğer, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hiç olmamış olsa idi, kesinlikle söyleyebiliriz ki, kitlesel üretim diye bir şey olmazdı. Kapitalist, toplumun ihtiyaçları için üretmez. O, artı-değer, daha çok artı-değer elde etmek için bir değer üretir. Daha çok değer üretmek onun hedefi değildir. Üretilen bu daha çok malın, ihtiyacı giderip gidermediği onun umurunda değildir. Kitlesel üretim, işçinin birim emek zamanda, daha çok sömürülmesi amacına bağlıdır, başka bir derdi yoktur.

Kitlesel üretim, kapitalistin kâr amacı içindir. Ve kâr amaçlı üretim, insanın doğasına “ait” bir gerçeklik, genlerinde olan bir kalıtsal durum vb. değildir. Tersine toplumsal ve tarihsel bir gerçekliktir. Ve bu nedenle, kapitalist, insan değildir, insan hâline bürünmüş sermayedir.

Kitlesel tüketim de, insan doğasından gelen tüketim alışkanlığı gibi zırvaların ürünü değildir. Tersine, toplumsal ve tarihsel bir durumdur.

Kitlesel tüketim ya da tüketim toplumu, kitlesel üretim ile üretilmiş olanın satılması amacına uygundur. 1929 ekonomik bunalımı ile, tüketimin çok çok azalması, kitlesel tüketim için insanların kitlesel yönlendirilmesi metotlarının devreye sokulmasını sağlamıştır. Kapitalistler, bilimi, faydalı olduğu ya da kârlı olduğu ölçüde kullanırlar.

Kitlesel tüketim, insanların akıllarını devredışı bırakarak, toplumsal yönlendirme araçları geliştirerek gerçekleşiyor. Bu nedenle akla ve mantığa değil, “bilinçaltına”, bilinçli olmayan duygulara, arzulara sesleniyor.

Kapitalizm de dahil, tüm sınıflı toplumlar tarihi boyunca biriktirilmiş, her türlü aşağılanmayı, her türlü ezilmişliği, her türlü ayrımcılığı, her türlü korkuyu kullanırlar.

Gün olur, kadın-erkek ayrımı ve kadının aşağılanmasını kullanırlar. Gün olur, cinsel tabuları kullanırlar. Araba satarken, size bu arabayı satın alın, çünkü özellikleri şunlar demezler, tersine bu arabayı alırsanız, farklı olacaksınız, sürüş keyfini yaşayın, ayrıcalıklı olun, arabanın içinde olmayanları aşağılayın derler. İşte duygulara seslenmek dediğimiz şey budur.

Bastırılmış kimlikler, ezilmişliğe karşı isyan etmeme durumu, boyun eğme ve bunu alışkanlık hâline getirme durumu, düşünmeyerek kendini mutlu sanma yolu ile ayakta kalma hali, “halkla ilişkiler ve iletişim” departmanlarının, modern pazarlama tekniklerinin, modern reklâm çalışmalarının temeli hâline gelmiştir. Bastırılmış ve aşağılanmış insanın biriktirdiği iç şiddet, hayvansal içgüdüler olarak ortaya konmaya çalışılmaktadır.

Cep telefonunu aldığında, seni, bulunduğun sınıftan farklı bir noktaya taşır. Artık, Apple cep telefonun, Samsung cep telefonun olduğu için sen, ilgi görebilecek bir kişi olursun. Senin satın aldığın mal, seni mutlu eder. Sen, örneğin ailen ve arkadaşlarınla uzak mesafelerden gerekli hâllerde iletişim kurup haberleşmek için telefon almıyorsun. Sen telefonu, bir toplumsal statü elde etmek için, mutlu olmak için, ezikler ve ezilmişler, aşağılanlar sınıfından kurtulmak için satın alıyorsun. Ve o telefona, başka herhangi bir nedenle bu paraları ödemek mümkün değildir. Maliyeti, en gelişmiş bir telefonun, 10 doları aşmamaktadır ve bir cep telefonu, bir buzdolabı+bir çamaşır makinası+bulaşık makinası fiyatına satılmaktadır.

Bunun olması için, topluma, “bireysellik” yüklemek, herkesi birbirinin tüketiciler olarak rakibi hâline getirmek, herkesi yalnızlaştırmak gereklidir. Sen, bir elbiseyi, istediğin ve ihtiyacın olduğu için değil, senden daha çok arkadaşı olan, ilgi gören arkadaşın nedeni ile satın almaya başlarsın.

Moda ve elbise, giysi alışverişi, hayalleri zorlayan bir tuhaf sektör hâlindedir. Elbise alırken, sevmediği ama şirkette patrona yakın duran arkadaşının elbisesinin aynısını alıp, şimdi bende bu elbiseyi görünce yüzünün ifadesini merak ediyorum diye düşünmek, gerçekte, insan doğası ile alâkalı mıdır, yoksa tamamen toplumsal ilişkiler ağı, mülkiyet ilişkileri ağı, meta toplumu ilişkileri ağı ile mi alâkalıdır?

Metalar, neye sahip olduğunuz, sizin elbiseniz, sizin kaleminiz, sizin ayakkabınız, sizin telefonunuz, sizi daha değerli, daha gözde, daha ayrıcalıklı vb. yapıyor.

Çünkü, gerçekte aşağılanıyoruz, gerçekte ayrımcılığa uğruyoruz, gerçekte hor görülüyoruz, gerçekte kendimizi işe yaramaz, fazlalık olarak hissediyoruz.

Ve elbette ki elimizdeki telefonumuz, burnumuzun üzerindeki gözlüğümüz, bir mağazadan satın alınmış stilimiz bizi bu dertlerden kurtarmaz. Kendinizi ayrıcalıklı hissetmeniz zaten bir sorundur. Başkalarını aşağılamak için bir yoldur. Oysa aşağılanlar olarak, aşağılanmanın her birine karşı koymak hissini insanî bulabiliriz.

Bencilleşme, “bireyselleşme” olarak sunulmaktadır. Her türlü baskı, gerçekte baskının kaynağına döndürülmek yerine, tüketim için kullanılarak manipüle edilmektedir, yönlendirilmektedir. Evde, babasının ve abisinin baskısını yaşayan bir genç kız, bu baskının arkasındaki nedenleri vb. sorgulamıyor, tersine, bir tüketim nesnesi olarak, bir reklâmda geçen ‘özgürlüğünü geri al’ sloganından etkilenip ya da ‘kararını kendin ver’ sloganından etkilenip, mesela cep telefonunun modelini yeniliyor. Sonunda ne bağımsız oluyor, ne birey oluyor, ne üzerindeki baskı azalıyor.

Tüketim yarışının egemen hâle getirilmesi, psikologların bile hastalarına, ilaç olarak “alışveriş yap, mutlu olursun” demeleri, aslında bir bağımsız bireyler olma hâli değil, bağımsız ve bencil davranan, aklını bir kenara bırakmış sürü “bireyler” olma hâlidir.

Modern tüketim toplumu, sürüleştirdiği insanlara, bu durumu, bireyleşme olarak sunmaktadır ve “uzman” sosyologları, araştırma uzmanları, toplum mühendisleri, bunu ciddi ciddi tartışmaktadırlar. Koca koca tarihçiler, tarihe bu gözle bakmaktadırlar. Tüketim toplumu, toplu cahilleşme toplumudur.

Sürüleşmek, birey olmak olarak sunulmaktadır. Köleleşmek, metalara bağımlı hâle gelmek, tüketim nesnesi hâline gelmek ise özgürlük olarak sunulmaktadır. Dikkat edilirse, insanî değerler, insanlığın değerleri, daha çok mal satabilmek için, sürüleştirilmiş kitlelere, illüzyon misali tükettikçe ulaşılan değerler olarak sunulmaktadır.

Tüketim toplumu, insanlar arasındaki her türden, ama her türden ilişkinin metalar aracılığı ile gerçekleşir hâle gelmesi demektir. Bu sürecin içinde yaşıyoruz. Sizin ile arkadaşınızın ilişkisi, iPhone kullanan ve Samsung kullanan ilişkisi gibidir. iPhone kullanıcılarının mesela arkada çalışan ve P&G’ye sürekli veri yollayan bir programın ya da pazar araştırmasının tasmalı varlıkları olduğunu söylerseniz, kim bilir nasıl bir tepki alırsınız? Belki de o da size Samsung kullanmanın da tasmalı olmaktan daha ileri olduğunu söyleyecektir. Komşunuzla ilişkilerinizin seviyeleri, park yerindeki arabalarınızın piyasa fiyatları, sokaktaki imajları, yok olmadı ise, evinizdeki buzdolabının markaları ya da TV’nizin markaları arasındaki ilişkiler tarafından belirlenmektedir. Kaç paralık adamsın sözü, meta üretimi ve sınıflı toplumlara bağlıdır. Bugün ise, kullanılan metanın piyasa imajı, bu kaç paralık adamsın sorusunun yanıtıdır.

Bir hakimin kendisini satmasını, bir öğretmenin akıl almaz çiğlikte davranmasını, bizler artık, bu meta ilişkileri ağı içinde, doğrudan ucu bize dokunmadığı sürece, “normal” olarak algılıyoruz. Tıpkı bir hayvanın akıllı davranışına şaşırdığımız gibi, bir insanın akıllı davranışına da şaşırıyoruz.

Tüketimin nesnesi hâline gelmiş insan, elbette ki bencildir. Elbette ki metalar tarafından yönlendirilmektedir ve elbette ki bu durumda, büyük felaketler dışında onun aklı, insanî değerleri devreye girmemektedir.

Bu insan, aynı zamanda korkularının esiridir. Meta ne kadar elde edilmiş ise o kadar kendisini mutlu ve ayrıcalıklı, o kadar özgür ve birey hisseden kişi, ardından, bu metaları kaybetme, bu “ayrıcalıkları” kaybetme, bu konumu kaybetme korkusu ile yaşamaya başlamaktadır. Korku, onun daha kolay yönlendirilmesi için de bir yoldur.

Daha çok tüketim, uysallaşmak da demektir.

Artık sizin için sizin gerçek durumunuz, mesela bir kadın olmanız, mesela bir işçi olmanız, mesela sömürülüyor olmanız, arada bir aklınız devreye girdiğinde karşınıza çıkan ve hızla unutmanız gereken bir durumdur. Esas önemli olan, başkalarının sizin için ne düşündüğüdür. başkaları sizin aslında zengin olduğunuzu düşünüyorsa, siz cep telefonunuz ile bu imajı vermişseniz, gerisi önemli değildir. Böylece, kendi gerçekliğine uzak, gerçekte sürü olarak davranmaya son derece hazır hâle gelmiş kitleler oluşmuş olur.

Tüketim nesnesi hâline geldi mi insan, onun siyasal iktidar tarafından, devlet tarafından yönlendirilmesi çok kolaylaşmaktadır. Zaten, tüketim toplumu ve meta ilişkiler ağı, onu sürekli bu durumda tutmaktadır. Her gün ve her gün bu kapitalist ilişkiler ağı, meta ilişkiler ağı üretilmektedir.

Böylece reklâm, “politik reklâm”a dönüşüyor. Bu nedenle seçim kampanyalarını artık reklâm şirketleri gerçekleştiriyor. Erdoğan, bir mal olarak pazara sürülüyor ve ona uygun reklâm çalışmaları yapılıyor. Mesele, Erdoğan’ı halka satabilmektedir. Velev ki halkın Erdoğan’a ihtiyacı olmasın. Arzular, güdüler, ihtiyaçları geride bırakmalı ki, siz daha tüketmeden, bir malı, tekrar satın alabilesiniz. Erdoğan’ı satın almanız için, ona oy verdiğinizde, aşağılanmaktan kurtulduğunuzu, bir sosyal statü elde ettiğinizi, daha milliyetçi ve daha allahın iyi kulu olduğunuzu hissetmeniz önemlidir. Önemli olan aldığınız malın bu ihtiyaçları yerine getirip getirmemesi değildir, önemli olan sizin bu malı alırken arzularınızın tatmin oluyor olmasıdır.

Kaldı ki, Erdoğan, bugün muktedirdir ve kendi deyimi ile, ülkeyi bir anonim şirket olarak yönetmek istemektedir. Şirket bir AŞ ise, doğal olarak vatandaş, tüketicidir. Kim daha çok tüketiyor ise, o daha çok vatandaş olmayı (daha milliyetçi, daha dini bütün, daha bayrağına bağlı, daha vatansever, daha milli, daha yerli) hak ediyor demektir.

Kadına karşı uygulanan baskı, örneğin, 1930’larda, sigara satışını körüklemek için kullanılmıştır. Gözde hanımlar, ellerinde sigaraları ile, bir mitingde “özgürlük” diye bağırıp sigara içince, nüfusun kalan yüzde ellilik pazarı da sigara üreticileri için açılmış oldu.

İyilikler, iyilik olarak bir insan tarafından tarif edilecek her şey, gerçekte, tüketim ile elde ediliyor. Sunum budur. Mutlu olmak mı istersiniz, buyurun, tüketin. Prestije mi ihtiyacınız var, bir “prestijli” olarak sunulan mal alın. Güzel mi olmak istiyorsunuz, hemen bir markalı ürün alın, seksi mi olmak istersiniz, hemen bir başka ürün alın. Sadece siz, siz olmayın. O zaman mutlu olursunuz. Siz, siz olursanız, mutsuz olursunuz, çünkü insan özünde kötüdür, kötülüklerin kaynağıdır. Sakın siz, siz olmayın. Sakin siz bir işçi, bir öğrenci, bir genç, bir kadın vb. olmayın. Siz, sadece ve sadece tüketin, başka bir değeriniz olmasın.

Bu şekilde yüklenmiş kitleler, yönlendirmeye son derece açık hâle gelmiş demektir. Geriye dümeni çevirecek bir iktidar kalmaktadır.

Tüketim toplumu, kitlesel tüketim, sosyal kontrol mekanizmaları oluşturmaktadır. İnsanı yok etmekte, onu güdülerinin esiri hâline getirmekte, tüm toplumu psikolojik hasta hâline sokmakta, bu yolla onu kontrol edecek mekanizmalar yaratmaktadır.

Cep telefonu, bir tasmadır diyen bilim adamı, gerçekte bir duyguyu ifade etmiyor, gerçekliği ifade ediyor. P&G firması, Apple ile kozmetik vb. ürünler konusunda benzer anlaşmaya sahiptir. Bir şehirdeki tüm kozmetik ürünleri satan yerler, telefonunuzun arkada işleyen bir uygulamasına yüklüdür ve siz, bu nedenle konum denilen şeyden haberdarsınız. Yoksa siz kendinizi iyi hissedin diye size bulunduğunuz konumu gönderme olanağı verilmiyor. Birileri, sizin gerekli hâllerde bulunduğunuz konumunuzu bilmek istiyor. P&G bunlardan biridir. Sizin ödeme araçlarınızı da bilmektedir. Siz orada, o anda bir kozmetik ürünü aldığınızda, sizin yaşınızı, sizin gelir düzeyinizi vb. bilerek, hangi ürünü satın aldığınızı öğrenmektedir. Artık araştırma ve anket şirketlerine para aktarmalarına gerek yoktur. Bu sayede ise, sayısız bilgiye ulaşmaktadırlar. Oysa siz, hâlâ, benim konumumu öğrenmeme olanak veren bu uygulamaya teşekkürler, diye dualar okumaktasınız. Sizi takip eden bir dosyalama, bir tasma sizi rahatsız etmiyor ama mutluluk kaynağı oluyor. Tasma, daha çok kedi, köpek gibi hayvanlara takılan ve sahibi tarafından kontrol edilmelerini sağlayan şeydir. Siz, sahiplenilmiş olmaktan mutluluk duyuyorsunuz ve o cep telefonunu mutlulukla taşıyorsunuz, ama köpeklerin bu tasmalara alışması daha uzun yıllar almıştır. Bu kadar gönüllü oldukları da şüphelidir. Mesela köpeklerin hiçbiri, bu tasmalar için ceplerinden çıkartıp 2-3 maaşlarını vermemişlerdir. Bir insan 2-3 maaşını verip bir cep telefonu alırsa, elbette o telefona sahip olması nedeni ile “başka şeyler” de hissedecektir, ayrıcalıklı olmak, prestij sahibi olmak vb. gibi.

İnsanın bir çeşit “mutluluk makinası” olması, gerçekte onun hasta olması, insan olmaktan çıkması, güdülerinin esiri olması demektir. Bu kapitalist sistemi, her açıdan rahatlatan bir durumdur.

Demek ki, modern tüketin toplumunun devamı, insanların sürüleştirilmesine bağlıdır. Ve tüketim toplumunun ayakta kalması, insanın güdülerinin, onların deyimi ile derinde yatan ilkel davranışlarının esiri olması demektir. Bunu arzuluyorlar. Bunun için sayısız toplumsal kontrol mekanizması geliştiriyorlar.

İşte bu nedenle, biz, kapitalizmin geleceğinin insanı yok etmek demek olduğunu, bu nedenle, önümüzde ya sosyalizm ya ölüm alternatifinin bulunduğunu söylüyoruz.

İşte bu nedenle biz, sosyalizm, sınıfların ortadan kaldırılması, özgür ve eşit bir toplum kurulması, sadece işçi sınıfının çıkarına değil, insanlığın çıkarına bir adımdır ve tek kurtuluş yoludur, diyoruz.

İşte bu nedenle biz, kot pantolonda, sigarada, içkide vb. özgürlük aranmasını, giyim tarzına göre özgürlük elde edilmesi sahtekârlığını tüketim nesnesi ve bağımlı olmak olarak adlandırıyoruz. Bu nedenle, gerçekten, gerçek özgürlükten yanayız.

Bu nedenle diyoruz ki, işçi işçi olmaktan utanmayacak. Onun yaşam koşullarını, sömürü ağını, olduğu gibi görecek, görecek ki, onlara karşı savaşma kararı verebilsin. Bu nedenle diyoruz ki, kadın, kendisi üzerindeki toplumsal baskıyı, bu baskının sınıf ilişkileri ile bağını görecek. Baskının kaynağını cahil babasında aramayacak. Sistemi sorgulayacak, boyun eğmeyecek ve tüm bu mülkiyet ilişkileri ağını, bu bağımlılık ilişkilerini parçalamak için örgütlenecek. İşte bu nedenle diyoruz ki, gençlik gerçeği bilecek, görecek ve bu sistemde tüketim nesneleri olmayı reddececek. Reklâmlara göre yön bulan, değer edinen insanlar olmayacak ve arkada sistemin işleyen dişlilerini görecek. Böylece onlara karşı mücadele olanakları olsun.

Kapitalist sistem, yaşadıkça, insanı tüketmek, yok etmek, insanın aklını, hafızasını, tarihini silmek zorundadır. İnsanı modern köleler, tüketime bağımlı bireyler, toplumsal gerçeklikten uzak hastalar hâline getirmektedir.

Bu sisteme karşı, her yol ve araçla, mücadele etmek meşrudur, zorunludur. İnsanlığın, bu mücadele dışında bir gelecek yolu, bir kurtuluş yolu yoktur.

Ve bunca güçlü görünmesine rağmen, her şeyi manipüle etmelerine, insanları sürüye çevirmelerine rağmen, yıkılıp gidecekler. Bu bir istek ve talepten öte, bir bilimsel gerçekliktir. Sınıflar, nasıl bir tarihsel anda ortaya çıkmışlarsa, bir gün de her şey gibi yok olacaklardır. Sınıfların yok olması demek, başka bir sınıfa gerek duymayan bir sınıfın bunu yapması demektir. İşçi olmasa, patron olmaz. Ama patron olmazsa, işçi yine de var olur. Öyle ise kimin yok olacağı, bir nesnel gerçeklik olarak ortadadır. Burjuvalar, kapitalistler, tekeller, fazladan kendi cennetlerini uzatmaya çalışıyorlar. Onların bu cennetlerini bir gün daha fazla yaşatma istekleri, bizim cehennemimizi daha da yaşanmaz kılma durumu demektir.

Bu, bir sınıf mücadelesidir.

Ve işçi sınıfı, bu mücadelede, sadece kendisinin değil, tüm toplumun, tüm insanlığın biricik kurtarıcısıdır.