Yağma, rant, savaş ekonomisi | “Satılık ülke var” görüntüleri

0
24

31 Mart seçimleri süreci, ilginç göstergeler ortaya koydu. Gören, görebilen gözler için, Saray Rejimi’nin tüm gerçek yüzü ortaya çıktı. Yalanlar bir bir devriliyor, balonlar bir bir patlıyor. Elbette görebilen gözler için. Kör gözlerin bile görebilme olanağı olduğunu söylersek, abartmış olmayız. Ama sağır yüreklerin, aklı bulanıklaşmış olanların görme şansı yok.

Bu yazı, 31 Mart seçimlerinden önce kaleme alınıyor. Sizlere, seçimlerden sonra ulaşacaktır. Bu nedenle, 31 Mart seçim sonuçlarından tamamen bağımsız olarak okumanızı öneririz.

Ekonomik kriz, hayatın gerçeği olarak sahaya inince, tüm pembe tablolar, “büyüdük”, “ihracatı patlattık”, “en büyük güç biziz” vb. balonları yerini gerçeğe bırakmaya başladı.

***

Önemli bir hamle, bizzat Muktedir’den geldi. Krize karşı tanzim satış noktaları, çadırları vb. organize ettiler. Neo-liberalizmin savunucuları, efendileri izin verse, Londra, NewYork’taki parababaları izin verse, özelleştirmelere karşı kampanya başlatacaklar.

Tanzim satış hamlesi, başlangıçta Saray Rejimi’ne hoş göründü. Ama zaman ilerledi ve kuyrukta bekleyenler, soğuk ve yorgunlukla birleşmiş hâlde, düşünmeye başladılar.

Halife Efendimiz, Sultanımız, kısacası Muktedir, adına “varlık kuyruğu” dedi.

Ama adına varlık kuyruğu dendi diye, tanzim satışlara gidenlere altın dağıtılmadı, kredi verilmedi. Adına varlık kuyruğu dendi diye, kuyruktakiler sevinç naraları atmadı. Adına varlık kuyruğu dendi diye, Saray eşrafı, kuyruğa girmedi, Saray’ın gözdesi rantçı inşaat firmaları sülale boyu tanzim kuyruğuna dizilmedi. Rantçılar, yağmacılar, savaş tutuşturucuları, çeteler vb. varlık kuyruğunda boy göstermedi.

Adına varlık kuyruğu denilen yerde, işçi ve emekçiler, emekliler, kadınlar, fakirler beklediler. Ellerine çürümüş domatesleri, atılacak patatesleri alıp evlerine koyuldular.

Ve tanzim kuyrukları, ekonomik kriz denilen şeyin ne kadar gerçek olduğunu bu kuyrukta olan olmayan herkese hissettirdi.

***

İkinci hamle, bu birinci hamle ile bağlantılı olarak geldi. Erdoğan, kudretinden sual olunmaz bir eda ile, soğan, sivri biber, domates ve patlıcanı terörist ilan etti.

Böylece, organik sebze kavramından sonra, günlük hayatımıza terörist sebzeler de girdi.

Ve bu da, “terörist” sözünü kime söylerlerse söylesinler, artık bir anlam ifade etmediğini ortaya koymaya başladı.

Ankara Garı’nı bombalayan, insanların Suriye ve Irak’ta boğazını kesen IŞİD çeteleri “kızgın çocuklar” olurken, sivri biber, terörist ilan edildi. Siz hangisine yakın olmak istersiniz; sivri bibere elbette.

HDP terör örgütü, HDP’ye oy verenler vatan haini vb. ilan edildi. Demek, sivri biber yiyorlar, demek domates seviyorlar, demek patlıcan bulunca seviniyorlar, demek patatesten yana gönülleri var. İşte size “terörist”in yeni tarifi.

***

“Ekonomik kriz yok”, “doların başını çekiçle ezdik”, “dolar alanlar çok beklersiniz” diyen, ağzı ile vücut hareketleri arasında eşgüdümü sağlayamayan Hazine Bakanımız Damat, bizzat kendi ağzından krizi itiraf eder duruma düştü. Sadece o mu? Binali, İstanbul’a zorla başkan adayı olmuş olduğundan olacak, “seçimleri kazanırsam krizi bitireceğim” dedi. Sanki Erdoğan’ın yerine o geçecek, sanki, kendi partisi iktidar değilmiş gibi, sanki Saray Rejimi diye bir şey yokmuş gibi.

31 Mart seçimleri süreci nasıl sonuçlanacak bilmiyoruz, ama kesin olan Muktedir ile Damat ve Binali arasında, seçimden sonra epeyce bir gerilim olacak. Erdoğan, “tamam ama bu kadar da demedik” diyecektir. Hele Binali seçimleri kaybederse, troller, onu Erdoğan’a bile bırakmayacak. Zaten kazanırsa, emaneti Bilal’e devrecek deniliyor. Yani Binali’nin işi zor. Bir de “uluslararası sermaye” var. Yani Erdoğan’ın efendileri, bu kez başka tarzda konuşmaya başlayacaklar, bu kadar zamana oynamak yeter diyecekler.

***

AK Parti için canla başla çalışanlar, bazı illerde işçi alımı yaparak, AK Parti’ye oy toplamak istediler. Başvuranlar fazla olunca, salonları dolduran kalabalığın içinden “kura” çektiler. Sandıkların nasıl sayıldığını bilenler, “kura”nın nasıl olduğunu da anladılar. Böylece iki şey birden ortaya çıktı, hem çok sayıda işsiz olduğunu bizzat sokakta gösterdiler, hem de “kura” taktiklerinin Fethullahçı taktiklerinden kopyalandığını göstermiş oldular.

İşte görmek isteyen göz için değil, kör olan göz için de birkaç gerçek.

***

Kriz yok diyen Saray Rejimi, Merkez Bankası’nın yıllık toplantısını 18 Nisan’dan, Ocak ayına taşıdı. Böylece elde edilen para, “yağma-rant-savaş ekonomisi”ni beslemek, ayakta tutmak için kullanıldı.

Ve nihayet, 15 Mart’ta, bazı memurlarının maaşlarını ödemeyen bir devlet ortaya çıkmaya başladı. Nasılsa 31 Mart’a kadar bu durum çok açık hâle gelmez diye düşünüyorlar.

Dahası var, acaba kaç şirket battı ama 31 Mart öncesi ilan edilsin istemiyorlar? Önemli firmaların isimleri piyasada dolaşıyor.

Belli ki, THY’nin özelleştirilmesi yetmemiştir. THY, özelleştirme yok diye açıklama yapıyor. Demek oluyor ki var. 31 Mart sonrasına bırakılıyor.

***

Saray Rejimi, varlık işine pek takmıştır. Aslında İslam dininde en büyük varlığın mülk olmadığı biliniyor. Varlık sahibi olmak pek de muteber değildir. Zenginlik ve dinî anlamda “ilim”, çok da birbiri ile bağdaşmaz. Ama ne var ki, Saray Rejimi, “itibardan tasarruf olmaz” felsefesi ile çalışmaktadır.

Saraylar, yeni sarayları beraberinde getirmekte, odaların içlerine sonradan görmelik misali varak kaplı eşyalar doldurulmakta, zenginlik ve ihtişam sergilenmektedir.

Ama bu kadar da değil.

Varlık yok iken, varlık fonu kurma başarısı da bu “cinali” grubuna aittir.

TC Varlık Fonu kurulmuş, başında önceleri Jöleli’ye, kendisi bir çeşit varlık olduğundan olsa gerek ve ardından ise doğrudan Erdoğan’a bağlanmıştır.

Normalde, ekonomik dengeleri cari fazla veren, çok parası biriken ve bunları öylesine tutmaktansa, değerlendirmek isteyen ülkelerin varlık fonları oluyor. Mesela Japonya, mesela Katar vb. gibi. Bu varlık fonları, para kazanacakları yatırımlara yöneliyor vb. Türkiye’de ise, ortada bir fazla değil, açık var, borç var ama varlık fonu var. Bu nedenle bu bir “cinali” fikridir, eğer Binali fikri değil ise. Binali fikirleri daha çok gemi işlerine çalışmaktadır. Ama bu tam bir “cinali” fikridir.

Varlık fonu, aslında borç para bulabilmek, hazine garantileri ile kredibilitesi son noktaya gelmiş olan devletin borçlanması sürecini yeniden açabilmek için organize edildi. Ama borç para veren, kredi veren uluslararası sermaye şirketleri, Hazine garantisinin bu varlık fonu şirketlerinin yeni konumlandırılması ile anlamsız olduğunu görmekte gecikmezler. Bu durumda, alacaklarını almak için McKinsey gibi kuruluşları devreye sokarlar.

Saray Rejimi de hemen, 9 Mart 2019 tarihinde, bir yasa çıkartarak, “varlık fonu”ndaki şirketlerin satılabilmesinin yolunu açarlar.

İşte size yeni özelleştirme mantığı: Rehin ver.

Sakarya tank fabrikasını Katar’a sattıkları ortaya çıkınca, dediler ki, hayır satmadık, 25 yıllığına kiraladık. İyi ama siz bu hikâyeyi bir de, Erdoğan yerine, Ethem Sancak’tan dinleyin. Kendisini Şems, Erdoğan’ı Mevlana ilan eden Ethem Sancak, Erdoğan’la olan konuşmalarını tek tek açıklamıştır.

Varlık fonu diyor ki, satış diye bir planımız yok.

Ne zamana kadar?

Madem yok, bu yasa neden çıktı?

İster misiniz, çay fabrikalarını mesela satmış olsunlar?

***

Ya Boğazlar ile ilgili yeni yasal düzenlemeleri duydunuz mu? Yerli ve milli anlayış, tank fabrikasını özelleştirirken, Katar ile olan ilişkileri açığa vurmuş oluyor. Anlayana elbette.

Ama Boğazlar ile ilgili, özelleştirme düzenlemesi oldukça ilgi çekicidir.

Boğazlardan geçen gemilere, çekme ve kılavuzluk hizmetleri satılır. Bunu devletin sahil koruma birimi ya da onun içinde bir birim yapar. Yani, bu bir devlet işidir.

Şimdi, yeni bir yasa çıkmıştır. 31 Mart seçimlerinden önce çıkan yasa, bu hizmetlerin, tüm çalışanları TC vatandaşı olması koşulu ile, yabancı şirketlerce de sağlanabileceği, bu anlamda özelleştirmeye yabancı şirketlerin de girebileceği yolundadır.

İşte size yerli ve milli.

Boğazların bu yeni yasal düzenlemesi, gerçekte “Kanal İstanbul” projesi ile de bağlıdır. Acaba, Saray Rejimi’nin yağmacı-rantçı müteahhitleri, bu işten nasıl faydalanacaktır? Onları kurtarmanın yolu bu mudur?

Neden bu yasa, seçim çalışmaları bu denli savaş havasında sürerken çıkarılmaktadır, yoksa, bu yabancı şirketler ABD, İsrail ve İngiltere menşeli mi olacaktır?

Acaba, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduktan sonra Binali, Hollanda’da bir şirket kurup, bu işi almak koşulu ile, Başkanlığı Bilal oğlana mı devredecektir? Soru işte, insanın aklına geliyor.

Tüm bu “elma şekeri”nden Bahçeli ne alacaktır?

***

Saray Rejimi, ilginç “kontr-gerilla” uygulamalarını da devreye sokmuştur.

Soylu, “seçilmek yetmez, seçilseniz de görev yapamazsınız” diyor.

Erdoğan, istemediğimiz bir adam seçilirse “kayyum” atarız diyor.

Ülkenin başında zaten gasp edilmiş bir iktidarı elinde tutanlar var. Kendilerini kayyum olarak acaba kim atadı?

Yetmiyor: Antalya’da, altında HDP, CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi imzası bulunan bildiriler dağıtıyorlar. Yani, sözümonu bu dört parti birlikte bildiri basmış ve ayaklanma çağrısı yapıyorlar. Bildiriyi AK Parti kadroları, çeteler vb. basıyor ve dağıtıyor.

Karartma, kontr-gerilla metotlarının açık ifadesidir.

Ne güzel, siz muhalif misiniz, bildirinizi de biz basarız, diyorlar.

Tüm bunlar, yağma ekonomisini, rant ekonomisini, savaş ekonomisini çıplak olarak göstermektedir. Krizin nedeni bu rant, yağma ve savaş ekonomisidir. Rant, yağma ve savaş ekonomisi ile kârlarına kâr katanlardır. Ülkeyi lokma lokma yutmaya çalışanlardır.

Bu rant, yağma ve savaş ekonomisi, kendini ancak Saray Rejimi ile ayakta tutabilir. Saray Rejimi’nin ana dayanağı budur.

Saray Rejimi’nin, milliyetçiliği, ırkçılığı, dini azgınca kullanması, bu rant, yağma ve savaş ekonomisini ayakta tutmanın zorunlu koşuludur. Yalan makinaları, bunun uzantısıdır.

Seçim süreci, tüm bunları göstermiştir.

Korkuyorlar, cennetlerini kaybetmekten korkuyorlar. Rant, yağma ve savaş ekonomisinin sürmemesi durumundan korkuyorlar. Halktan, işçi ve emekçilerden, işsizlerden, kadınlardan, gençlerden korkuyorlar. Halkı, halkları kendilerine düşman görüyorlar. Bu nedenle bu kadar azgınca saldırıyorlar. Bu nedenle seçim meydanlarında “insaf be” diyenleri tutuklatıyor, “işim yok” diyen kadınlara hakaret ediyor, kendi düşündüklerini söylemeyen sanatçıları tehdit ediyorlar.

Korkuyorlar.

31 Mart seçim süreci bunu göstermiştir.

Din adamı olsak, “inşallah korktukları başlarına gelir” derdik.

Devrimciyiz ve “korkularınızı gerçeğe çevireceğiz” diyoruz.